Bahar aylarında saman nezlesine dikkat



Bahar aylarında sık görülen saman nezlesi (alerjik rinit) hastalığı birçok kişinin yaşam kalitesini bozuyor.

Toplumun yüzde 20'sini etkileyen bu hastalıkla ilgili Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Süreyya Şeneldir, "Rinit, burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun iltihabi reaksiyonudur. Rinitlerin yaklaşık yarısı alerjiye bağlıdır. Alerjik rinit, ortamda bulunan bir alerjenin, nefes alma sırasında burna alınıp, burnun iç yüzeyine yapışması ile bu alerjene karşı hassasiyeti olan kişilerin burnunda mikrobik olmayan bir iltihap sonucu ortaya çıkan şikayetler ve bulgulardır. Hastalık, ilk dönemlerde yanlış bir isimlendirme ile 'saman nezlesi' olarak tanımlanmış, daha sonra hastalığın polenlerle ilgili olduğu belirlenmiş ancak 'saman nezlesi' terimi kullanılmaya devam edilmiştir" dedi.

Genelde 1-20 yaş arasını etkiliyor

Şeneldir, 'Alerjik rinit'in görülme sıklığı konusunda ise "En sık görülen alerjik hastalıktır. Toplumun yaklaşık yüzde 20'sini etkilemektedir. Her yıl çok sayıda insan alerjik rinite yakalanmaktadır. Bazıları çok hafif atlatırken bazıları için çok ağır geçmekte, işlerini engelleyerek yaşam kalitesini bozmaktadır. Hastalık her yaşta ortaya çıkabilir ancak genelde 1-20 yaş arası başlar. Çoğunlukla ailede aynı ya da benzeri hastalıklar mevcuttur" dedi.

'Alerjik rinit'in belirtileri konusunda Şelendir, "Burunda kaşıntı, sulanma (şeffaf), hapşırma, aksırma nöbetleri, damakta kaşınma, öksürük ve boğaz ağrısı, boğazı temizleme isteği, gözlerde sulanma ve kaşıntı n temel belirtilerdir" diye konuştu. 'Alerjik rinit'in çeşitleri konusunda Şelendir şunları söyledi:

Coğrafi bölge ve iklimle yakından ilgili

"Mevsimsel Alerjik Rinit: Ağaç poleni, çayır poleni ve yabani ot polenlerine karşı alerji gelişmesi sonucunda ortaya çıkar. Şikâyetler bu alerjenlerin atmosferde yoğun olduğu dönemlerde belirgindir. Hastalığın yıl içindeki süresi coğrafi bölge ve iklim ile yakından ilişkilidir. Polen mevsimi dışında hastalar genelde rahattır.

Yıl Boyunca Devam Eden Alerjik Rinit: Alerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikâyetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı alerjik rinit şeklidir. Neden olan alerjenler ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, ev hayvanı alerjenleri (kedi, köpek, hamster gibi) ve mantar sporlarıdır (küf). En önemli alerjen ev tozu akarlarıdır (mite). Hastanın yaşadığı ortamda sürekli olarak akar alerjenlerine maruz kalması şikâyetlerinin yıl boyu devam etmesine neden olur. Hamamböcekleri de önemli bir ev içi alerjen kaynağıdır. Alerjisi olanlar, hamamböceği alerjenlerine maruz kaldıklarında rinit şikayetleri ortaya çıkmaktadır.

Diğer bir ev içi alerjen ise ev hayvanı alerjenleridir. Özellikle kedi antijenleri çok önemlidir. Bulaştığı ortamda aylarca varlığını devam ettirebilir. Sadece ev içinde değil, okul, işyeri ve toplu taşıma araçlarında da yüksek düzeylerde tespit edilmiştir. Ayrıca mantar (küf) alerjisi olanlarda, ev içi mantarlara maruziyet şikâyetleri tetikleyecektir.

Mesleksel Alerjik Rinit: Çalışma ortamındaki alerjenlere ya da irritan (tahriş edici) maddelere bağlıdır. Hapşırma, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi alerjik rinit bulguları çalışma ortamına girdikten sonra ortaya çıkar. Hastalar hafta sonlarında ve tatillerde rahattır".

Hamilelere diş sağlığı uyarısı



Diş hekimi Nazan Bozkurt, hamile kalmak isteyen ve hamile olan bayanların ağız-diş sağlıklarına daha çok özen göstermeleri konusunda uyararak, "İlk 3 aylık dönemde bebeğin organ gelişimi olduğu için diştaşı temizliği istenmeyen sonuçlar doğurabilir" dedi.

Medicana Bahçelievler Diş Hastanesi'nden Diş Hekimi Nazan Bozkurt, hamile olan veya hamile kalmak isteyen bayanları ağız ve diş sağlığı konusunda bilgilendirdi. Bozkurt, hamilelik döneminde hormon seviyelerinin değişimine bağlı olarak diş ve dişetlerinde hassasiyetin arttırdığını belirterek, "Bu dönemde gereksiz tedavilerden kaçınmak için hamilelik öncesinde gerekli tetkik ve tedavilerin yapılması ve devamında kontrollere devam edilmesi önemlidir" dedi.

Hamileliğin özellikle ilk 3 ayında gerekmiyorsa, enfeksiyona neden olmamak için diştaşı temizliğinden bile kaçınmak gerektiğini söyleyen Bozkurt, bu dönemde oluşacak enfeksiyon sonucu ortaya çıkan bakteriyemi nedeniyle bebeğin organ gelişiminin olduğu özellikle ilk üç ayda istenmeyen sonuçlar oluşabileceğine dikkat çekti.

Bozkurt, hamileliğe bağlı olarak değişen hormon seviyeleri ,dişeti sorunlarını doğrudan ,diş çürüklerini ise endirekt olarak etkilediğini söyleyerek, hamileliğin erken safhalarında dişetlerinde şişlikler ve kızarıklıkların gözlenebileceğine dikkat çeken Bozkurt, "Bu şekildeki diş etleri oldukça hassastır ve kolayca kanar. Hamilelik gingivitisi , genellikle hamileliğin ikinci ayında başlar, sekizinci ayında en üst seviyeye çıkar, doğumdan sonra kendiliğinden iyileşir. Ancak düzenli ağız-diş bakımı
yapmayan kişilerde oluşan ve diş etinin tahrişine neden olan bakteri plağı ya da diştaşı gibi etkenler hamilelik gingivitisi tablosunu daha ciddi boyutlara taşıyabilmektedir. Hamilelikte her çocukta bir dişin kaybedileceği yönündeki hurafelere inanmamak gerekir, çok yanlıştır. Çünkü hamilelikte, çocuk annenin dişlerindeki kalsiyumu alamaz, böyle bir şey söz konusu değildir. Hamilelik esnasında annenin dişlerinden kalsiyum kaybı olduğuna dair herhangi bir bilimsel kanıt yoktur. Bu dönemde bebeğin ve annenin
kemiklerinin sağlıklı olabilmesi için annenin günlük ortalama 1200-1500 mg kalsiyum alması gerekir. Anne adayının hamilelikte süt-süt ürünleri ve bol yeşil yapraklı kalsiyumdan zengin sebzelerle beslenmesi gerekir. Eğer gıdalarla alınan kalsiyum yeterli değilse bebek için gerekli olan kalsiyum annenin kemiklerinden sağlanır" ifadelerini kullandı.

Medicana Bahçelieveler Diş Hastanesi'nden Diş Hekimi Nazan Bozkurt, hamilelik döneminde dikkat edilmesi gereken hususları da şöyle sıraladı:

"Hamileliğin ilk üç ayında bebeğin organ gelişimi evresi olan ilk üç ayda mümkün olduğunca dental tedavilerden kaçınılmalıdır.Eğer mutlaka tedavi gerekiyorsa anne adayının jinekoloğu ile görüşüp düşük riskinin varolup olmadığı öğrenilip tedavi ona göre şekillendirilir. Mümkünse tedavi ikinci üç ayda gerçekleştirilir. Hamilelik esnasında günlük ağız-diş bakımı asla kesintiye uğramamalıdır. Hamilelik esnasında oluşan hormon artışı ağız mukozasını dış etkenlere karşı özellikle bakteri plaklarına karşı
daha hassas yapar. Günde iki kez diş fırçası ve diş ipi kullanılarak etkili diş bakımı yapılarak plak birikimine engel olunmalıdır. Ağız gargaraları yada ılık tuzlu su ile gargara yapılarak dişetlerinin rahatlaması sağlanır ve hassasiyeti azaltılır. Hamilelik döneminde kusma oluyorsa hemen ağız bol suyla çalkalanmalıdır. Hemen diş fırçalama yapılmamalıdır. Çünkü kusma sonucu oluşan mide asidi, fırçalama etkisi ile beraber dişlerde aşınmalar oluşturabilir. Ancak kusmadan bir saat sonra dişler fırçalanmalıdır. Hamilelik esnasında mümkün olduğunca ilaç kullanılmamalıdır. Kullanılması gerekiyorsa anne adayının jinekoloğu ile görüşülüp gerekli ilaç verilmelidir. Dental tedavilerde kullanılan lokal anesteziklerin üretici firmanın önerileri doğrultusunda kullanıldığı taktirde herhangi bir sakıncası yoktur. Hamilelik esnasında tetrasiklin grubu ilaçların alımına bağlı olarak bebeğin dişlerinde giderilemeyecek renkleşmeler oluşur. Kesinlikle bu tür ilaçların alımından kaçınılmalıdır. Ağrı kesici kullanmada dikkatli olunmalıdır. Doktorunuzun vereceği ilaç dışında herhangi bir şey kullanılmamalıdır. Diş hekimliğinde kullanılan röntgen makinelerinde her ne kadar radyasyon oranı düşük olsa da röntgen çekiminden kaçınılmalıdır. Zorunluluk yoksa bu işlem doğum sonrasına ertelenmelidir. Eğer çekilmesi gerekiyorsa anneye özel koruyucu önlük giydirilmeli, hızlı film ve düşük doz uygulaması yapılmalıdır."

Hamilelik döneminde dişlerin neden çürüdüğüne açıklık getiren Bozkurt, "Hamilelik döneminde vücuttaki dengenin bozulması dişlerin çabuk çürümesine uygun bir ortam oluşturur. Bu dönemde tatlıya, abur-cubura olan düşkünlük artar. Bu gıdalar alındıktan sonra fırçalama yapılmazsa ağızda bakterilerin üremesi için uygun ortam hazırlanmış olur, dolayısıyla diş çürüklerinde de artma olur" dedi.

Gebelik döneminde diş tedavileri için ideal dönemin hangisi olduğu konusunda bilgi veren Bozkurt, "Trimestyr olarak adlandırılan 3-6 aylar arası dönem gebelik sürecinde diş tedavileri için ideal dönem olarak kabul edilmektedir. İlk ve son trimestırlarda ise zorunlu olmadıkça dental tedavilerden kaçınılmalıdır. Eğer gerekliyse diş filmleri kurşun önlük kullanılarak çektirilebilir. Diş ve dişeti enfeksiyonlarına bağlı olarak kullanılacak ilaçlar muhakkak hekim gözetiminde tercih edilmelidir. Bu dönemde artan östrojen ve progesteron seviyelerine bağlı olarak tüm vücutta olduğu gibi ağız ve dişeti dokularında da değişiklikler meydana gelir ve dokuların mikroorganizmalara karşı cevabı daha fazla olur. Özellikle dişeti kanaması olan hamile bireyler muhakkak bir periodontoloji uzmanına başvurmalıdırlar" ifadelerini kullandı.

Kız çocuklarının ergenliğe geçiş yaşı düşüyor



Hormonlu yiyecekler ve katkı maddeleri yüzünden kızların ergen olma yaşının 6’ya kadar düşebildiği belirtildi.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Emre Atabek, kadınlarda ergenliğe geçişin tamamen hormonlarla ilgili olduğunu söyledi.

Çocukların cinsel gelişimini etkileyen hormonların doğumdan sonra bir süre aktif olduğunu belirten Doç. Dr. Atabek, kısa süre içinde bu hormonların etkisini kaybettiğini ve belli bir yaşa kadar sessiz kaldığını bildirdi.

Zamanla bazı etkenlerle hormonların tekrar aktifleşmesiyle ergenlik dönemine geçişin başladığını belirten Doç. Dr. Atabek, şunları kaydetti:
“Bu dönemden sonra hormon düzeyleri artmaya başlar ve cinsel gelişim basamakları ilerler. Günümüzde, ergenliğe ilköğretim çağından önce girenlere de rastlanıyor. Özellikle hormonlu yiyecekler ve katkı maddeleri yüzünden kızların ergen olma yaşı 6’ya kadar düşebiliyor. Bu düşüşte meyve ve sebzelerde kullanılan hormonlar, uzun raf ömrü için tercih edilen katkı maddeleri kadar, plastik, tekstil, boya, yapıştırıcı, elektronik sanayide kullanılan kimyasallar, hava kirliliği gibi hormon bozucular da etkili.”

Hormonlu gıdalar ve katkı maddelerinin östrojenik etkiyi artırdığını ifade eden Doç. Dr. Atabek, “Bu etkiyle henüz oyun dünyası içinde olan çocuk regl olmaya başlıyor. Hormonlu yiyecek yüzünden 6 yaşında ergenliğe geçen kız çocuğu bana geldi. Bunun gibi birçok örnek var” dedi.

BOY UZAMASINA ENGEL OLUYOR
Erken yaşta reglin, boyun uzamasına engel olduğunu bildiren Doç. Dr. Atabek, şöyle devam etti:
“Gelecek nesillerin daha uzun olacağı söyleniyordu, ancak bu durum gidişatı tam tersine çevirecek. Özellikle genç kızların boyları gelecek yıllarda daha kısa olacak. Aynı etkiler nedeniyle sperm bozukluğu yüzünden erkeklerin de boy konusunda sorun yaşaması bekleniyor. Erken ergenlik psikososyal sorunlara yol açıyor. Düşünün, 6 yaşında regl, olan bir kız çocuğu, bu sorumluluğu nasıl üstlensin? Ayrıca ergenliğe erken geçiş nedeniyle henüz çok küçükken göğüsleri büyüyor. Taşıyamıyor, kamburluk ortaya çıkıyor. Bütün bunlar çocuğun sosyal hayattan, arkadaşlarından uzaklaşması anlamına geliyor.”

ERKEK ÇOCUKLARDA DA SORUNLARA YOL AÇIYOR
Doç. Dr. Atabek, çevresel etkilerin erkek çocuklarda da bazı sorunlara yol açtığını belirterek, şunları söyledi:
“Son yıllarda halk arasında ‘doğuştan sünnetli’ olarak bilinen üreme organında deformasyon da çok görülmeye başlandı. Hormonlu yiyeceklerle katkı maddeli gıdalarla beslenen, aşırı kirliliğe maruz kalan annelerin karnında bebeklerin etkilenmesi sonucu bu tür sorun görülüyor. Doğuştan sünnetli çocuklardaki sorun özel ameliyatla düzeltiliyor.”

Prematüre doğanlar daha nazlı oluyor



Norveçli bilim adamları, 22-27 hafta arasında doğan bebeklerin hastalanarak ölme riskinin, normal bebeklere oranla 5 kat fazla olduğunu saptadı.

Norveç’te yapılan araştırmada, vaktinden önce dünyaya gelenlerin çocukken ölme riskinin daha fazla olduğu, yetişkinliklerinde de üreme ihtimallerinin daha düşük olduğu belirlendi.

37 haftadan önce doğan bebeklerin, zamanında doğanlara kıyasla daha çok sağlık ve gelişme problemleriyle karşılaştığı biliniyordu. Ancak prematürelerin uzun dönemde karşılaştığı problemlerle ilgili pek fazla araştırma yapılmadı. ABD’li ve Norveçli bilim adamlarınca yapılan yeni araştırmada 60 bin 354 prematüre doğum incelendi.

Araştırmada çok erken doğanlarda (22 ila 27 hafta) 6 yaşına kadar ölüm oranının vaktinde doğanlara göre oğlanlarda 5 kat, kızlarda ise neredeyse 10 kat fazla olduğu belirlendi. 13 yaşına kadar olan dönemde ise bu oğlanların ölme riskinin normal doğanlara oranla 7 kattan fazla olduğu saptandı. Bu dönemde kızlar arasında ölüm riskinde artış olmadığı saptandı.

28 ila 32 haftada doğan erkek çocuklarının ölüm riskinin normal doğanlara oranla 2,5 kat daha fazla olduğu bildirildi. Bu grupta da kızlarda ölüm riskinde artış saptanmadı.

YAŞAMLARI ÜZERİNDEKİ ETKİ
Bu çocukların yaşamlarının da erken dünyaya gelmiş olmaktan etkilendiği belirtildi. Genel olarak bu çocukların ortaokulu bitirme ve ileride çocuk sahibi olma ihtimallerinin daha düşük olduğu ortaya çıktı.

Araştırma kapsamındakilerden erkeklerin yüzde 14’ü, kadınlarınsa yüzde 25’i çocuk sahibi olabildi. Normal doğanlarda ise bu oranların sırasıyla yüzde 50 ve 68 olduğu hatırlatıldı.

Bununla birlikte bilim adamları, prematüre bebek dünyaya getirenlerin illa kötü bir şey olacak diye endişe etmelerine mahal olmadığını bildirdi. Bilim adamları, araştırma kapsamındakilerin doğum tarihlerinin 1967’ye kadar gittiğini, dolayısıyla bu çocukların modern teknolojinden yararlanmadığını hatırlattı.

Bilim adamları yine de, “araştırmanın prematüre doğumun tahmin edilenden daha büyük bir problem olduğunu gösterdiğini” belirtti.

Genital Herpes: Seks ile bulaşıyor, sinsi ilerliyor



Cinsel yolla bulaşan Genital Herpes virüsünü taşıyan insanların yüzde 60’ı bu virüsü taşıdıklarından habersiz. Araştırmalara göre Türkiye’de virüsün görülme sıklığı yüzde 90’lara ulaşmış durumda.

Virüs insan vücuduna bir kez girdikten sonra hücreler içinde yaşamını sürdürerek değişik zamanlarda tekrar tekrar enfeksiyona yol açabilir. Cinsel anlamda aktif olan herkesi etkileyen Genital Herpes partnerden partnere kolaylıkla bulaşabilir.

Acı veren kaşıntılı kabarcıklar, genital bölgeyi etkileyen yumrular, döküntüler ve idrar yaparken duyulan ağrı, HSV tip 2’nin ilk başta görülen klasik belirtileridir. Hastalığa ateş, halsizlik, lenf bezlerinin şişmesi gibi belirtiler de eşlik eder. Ağrı, kabarcıklar ve kırmızı, içi sıvı dolu şişlikler şeklinde görülen bu belirtiler 10 ila 15 gün sürmektedir. Cinsel anlamda aktif olan herkesi etkileyen Genital Herpes, Herpes Simplex Virüs’ünün (HSV) neden olduğu bir virüs enfeksiyonudur. HSV tip 1 ve tip 2 olarak iki çeşittir. Özellikle tip 2 genital bölgeyi, anüsü, kalça bölgesini, tip 1 ise genellikle ağız, yüz ve dudakları etkiler.

HASTALAR VİRÜSÜ TAŞIDIKLARININ FARKINDA DEĞİL
HSV-2 ile enfekte olanların yüzde 20’sinde hiçbir işaret ve bulgu görülmez ve bu kişiler virüsün varlığından haberdar olmaz. Aynı şekilde enfekte olanların yüzde 60’ında bulgular o kadar hafif ve atipiktir ki, hastalar virüsü taşıdıklarını fark edemez. Hem genital hem de yüz herpesine sebep olan herpes simplex virüslerinin (HSV-1 ve HSV-2), dünya nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasını etkilediği tahmin edilmektedir. Dünyanın bazı bölgelerinde 10 kişiden 8’i bu iki virüsten birini taşımaktadır. 2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de bu virüsün görülme sıklığı yüzde 90 oranında.

HSV tip 2’nin neden olduğu genital herpes hastalıkları ağızdan ağıza, ağızdan genital bölgeye ve genital bölgeden genital bölgeye temas yoluyla bulaşabilir. Hastalığın bulaşması için semptomların olması gerekmez; yani hastalık asemptomatik olarak seyrederken de partnerden partnere bulaşabilir. Virüs insan vücuduna bir kez girdikten sonra hücreler içinde yaşamını sürdürerek değişik zamanlarda tekrar tekrar enfeksiyona yol açar. Genital herpes, cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır ama bu rahatsızlığın tedavisindeki son gelişmeler, cinsel partnerlere geçme riskini azaltma yolunda çok değerli bilgiler sağlamıştır.

GENİTAL HERPES TEDAVİ YÖNTEMLERİ:
Antiviral Tedavi : Hastalığın alevlenmelerinin sıklığını, şiddetini ve süresini azaltmada çok etkilidir. Bu, alevlenme ilk ortaya çıkışında birkaç gün sürebilir. Alternatif olarak, alevlenmeleri önlemek isteyenler veya alevlenmeler arasındaki viral yayılmayı azaltmak isteyenler için, tedavi, birkaç ay veya yıl boyunca günlük olarak sürdürülebilir (baskılama tedavisi).

HASTALIĞIN YAYILMAMASI İÇİN...
Genital herpesi bulaştırma riskini azaltacak çeşitli yollar mevcuttur. Öncelikle, bir kişi herpes virüsü taşıyorsa bu bilgiyi partneriyle paylaşması önemlidir. Daha sonra çift hangi risk azaltma yöntemlerini kullanacağına birlikte karar verebilir. Virüsü bulaştırmayı önlemenin en iyi metodu, hastanın bulgular ortaya çıkmışsa cinsel temastan kaçınmasıdır. Bulaştırma riskini azaltmada olası iki strateji daha vardır. Birincisi, herpesin bulaşma riskini yüzde 50 azaltan lateks prezervatif kullanımıdır. Hiçbir bulgunun görülmediği durumlarda da enfeksiyonun geçmesi olası olduğundan (bu asemptomatik saçılma olarak bilinir), arada bir kullanmak yerine tüm cinsel aktivitelerde prezervatif kullanımı daha etkilidir. İkinci yaklaşım baskılayıcı antiviral tedavidir (Yılın belli ayları boyunca süren bir dönemde uygulanan sürekli günlük tedavi).

HAMİLELİKTE GENİTAL HERPES
Genital herpesi olan kadınların hamile kalmaması ve başarılı bir doğum yapmaması için hiçbir neden yoktur. Özellikle annede hamile kalmadan önce veya gebeliğin erken evrelerinde genital herpes belirlenmişse, yeni doğan bebeğe enfeksiyonu bulaştırma riski düşüktür. Eğer anne genital HSV virüsünü gebeliğin son üç ayında alırsa, bebeklerdeki neonatal herpes riski en yüksek düzeye ulaşır. Bunun nedeni yeni enfekte olmuş annenin virüse karşı yeterli antikor üretememiş olması ve böylece bebek için doğum öncesi ve sonrasında az doğal korunma oluşmasıdır.

Genital HSV enfeksiyonu genellikle aktiftir ve böylece doğum sırasında virüs doğum kanalında mevcut olacaktır. HSV enfeksiyonuyla gebeliğin son döneminde karşılaşıldığı durumlarda dahi, uzmanlar, sezaryen ile doğum önermek gibi ve/veya antiviral tedavi reçete etmek gibi bebeği koruyucu önlemler de alabilir. Genital herpesi olan tüm hamileler veya hamileliği planlayan kadınların, aile doktorları ve kadın-doğum uzmanları ile görüşmesi gerekmektedir.

Sürekli ağrı ruh sağlığını bozuyor



Merkezi ya da çevresel sinir sisteminin hasar görmesi sonucunda ortaya çıkan ve 1994 yılında tanımlanan nöropatik ağrı, hastaların yüzde 40’ın da depresyona neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Erişkin Nöromusküler Hastalıklar Araştırma Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Ersin Tan, merkezi ya da çevresel sinir sisteminin hasar görmesi sonucunda ortaya çıkan süreğen ağrı olarak adlandırılan nöropatik ağrının, hastalar tarafından batıcı, delici, saplanıcı, yakıcı, iğnelenme şeklinde tanımlandığını belirtti.

Hastalığın en olumsuz yanının, hastaların yaşamında yarattığı işlevsel, fiziksel, psikolojik, duygusal ve sosyal etkiler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tan, doktorların da yeni tanımaya başladığı nöropatik ağrıyı çekenlerin yüzde 70’inde depresyon, anksiyete ve uyku bozukluğu görüldüğünü söyledi.

Nöropatik ağrının, sinir sisteminin herhangi bir yerindeki probleme bağlı olarak ortaya çıkan fonksiyon kaybı olduğunu, sıklıkla görülen ağrının doktorlar tarafından teşhisinin zor olduğunu belirten Prof. Dr. Tan, şöyle dedi:
“Bu ağrı, her 10 kişiden birinde görülen ve oldukça yaygın ortaya çıkan bir ağrı türü. Bazı hastalar vücutlarına sürülen pamukla bile çok şiddetli ağrı çekiyor. Hastaların bir kısmı ağrı nedeniyle çalışamaz, yürüyemez, uyuyamaz, hatta giysilerin yarattığı yanma hissiyle giyinemez hale gelmektedir.”

DİYABETLİLERDE ÇOK SIK GÖRÜLÜYOR
Böbrek yetersizliği, çeşitli damar hastalıkları, alkolizm, bazı nörolojik hastalıklar, kanser, bel ve boyun fıtığı, zona gibi enfeksiyon hastalıklarının nöropatik ağrıya neden olduğunu belirten Prof. Dr. Ersin Tan, özellikle diyabetlilerde bu ağrı türünün sık görüldüğünü kaydetti.

Diyabetlilerin yüzde 51’inde sinir hasarı oluştuğunu bildiren Prof. Dr. Tan, her 100 şeker hastasından 15’inin nöropatik ağrı çektiğini ifade etti.

AYDA 5.5 GÜN İŞ KAYBINA NEDEN OLUYOR
Özellikle geceleri artan ağrıların uyku bozukluğuna, sosyal yaşamın aksamasına, depresyon ve gerginliğe yol açtığını belirten Prof. Dr. Tan, bu durumun hastalarda iş gücü kaybına neden olduğunu söyledi. Prof. Dr. Tan, ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, nöropatik ağrısı olanların ayda 5.5 gün çalışamadıklarını bildirdi.

Nöropatik ağrının yarattığı fiziksel, psikolojik, duygusal ve sosyal etkiler nedeniyle hastaların yüzde 40’ının depresyona girdiğini kaydeden Prof. Dr. Tan, büyük bölümünün uykusuzluk çektiğini ifade etti.

HEKİMLER HASTAYA İNANSIN
Doktorların nöropatik ağrıyla ilgili çok fazla bilgi sahibi olmadığını belirten Prof. Dr. Tan, ağrının teşhisinin de bazı zamanlarda zor olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:
“Bazen hastaların muayenesinde herşey çok normal çıkabilir. Hastaya inanmak zorundasınız. Tüm testlerin normal olmasına rağmen hasta ayağım yanıyor diyorsa tedavi etmelisiniz. Hastanın ayaklarında yanma varsa geceleri şiddeti artıyorsa uyuşma, karıncalanma, yakıcı, şimşekvari ağrı oluyorsa hastaya nöropatik ağrısı
olduğunu söylemek lazım. Soru sorarak da hastanın nöropatik ağrısını teşhis edebilirsiniz.”

Prof. Dr. Tan, ellerinde ve ayaklarında karıncalanma gibi uyuşukluklar olan hastaların da doktora başvurmalarını istedi.

STANDART AĞRI KESİCİ ETKİLEMİYOR
Nöpopatik ağrının tedavisinin de çok yönlü olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ersin Tan, ağrı ile birlikte, buna neden olan hastalığın ve hastalarda oluşan, depresyon, uykusuzluk ve konsantrasyon güçlüğünün de tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı.

Prof. Dr. Tan, tedavide standart ağrı kesicilere yer olmadığını belirterek, “Boşa kürek çekmiş olursunuz. Nöropatik ağrının tedavisinde hiçbir zaman basit ağrı kesicilerin yeri yoktur” diye konuştu.

Çamaşır sulu temizlik ürünleri kanser yapıyor...



Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Mustafa Odabaşı'nın yaptığı bir araştırma sonucu çamaşır suyu içeren temizlik ürünlerinin kanser yaptığı belirlendi. İlk kez bu araştırmayla ortaya çıkan sonuç “Environmental Science & Technology” isimli uluslararası bilimsel dergide de yayınlandı.

Doç. Dr. Odabaşı araştırmayla ilgili şunları söyledi: “Yapılan ön değerlendirmeler, çamaşır suyu içeren temizlik ürünlerinin kullanımıyla açığa çıkan karbon tetraklorür ve kloroform gibi maddeler kanser riskini önemli ölçüde arttırabileceğini göstermektedir. Bu tür temizlik maddelerini kullananlar (temizlik işinde çalışanlar ve ev kadınları) diğer insanlara göre çok daha fazla risk altında, ancak oluşan sağlık risklerinin daha detaylı olarak araştırılması gerekiyor."

Odabaşı araştırma sonuçlarını şöyle değerlendirdi: “Piyasadaki çamaşır suyu içeren temizlik ürünlerinin sayısı gün geçtikçe artıyor. Katkısız, parfümlü, deterjan katkılı koyu kıvamlı sıvı, jel, ovma tozu, sprey gibi bir çok ürün Türkiye’de ve dünyada yaygın olarak kullanılıyor. Geçtiğimiz yıl yapılan bir araştırma, bu ürünlerin ülkemizdeki her 100 evden 85’inde kullanıldığını, hane başına yıllık tüketimin ise 3 kilograma ulaştığını gösteriyor. Çamaşır suyu içeren temizlik ürünlerinin kullanımında dikkatli olunması gerekiyor. Ürün ambalajlarındaki uyarılarda bu maddelerin başka maddelerle karıştırılmasının tehlikeli gazların çıkışına neden olabileceği yazılı. Gerçekten de çamaşır suyu içeren ürünlerin amonyaklı veya asidik (tuz ruhu, kireç çözücü gibi) temizlik maddeleriyle karıştırılmasının zehirli gazların (klor gazı ve klor aminlerin) açığa çıkmasına neden olduğu biliniyordu.”

YENİ KEŞFEDİLEN TEHLİKELİ MADDELER

Ancak Odabaşı’nın “Environmental Science & Technology” isimli uluslararası bilimsel dergide yayınlanan bir araştırma sonuçları çamaşır suyu içeren ürünlerin başka zararlarının da olduğunu ortaya çıkardı. Araştırma,çamaşır suyu ve deterjan, parfüm gibi maddelerin kimyasal reaksiyonları sonucu klorlu organik bileşiklerin oluştuğunu ilk kez gösterdi. Odabaşı bu organik bileşiklerin tehlikesine dikkat çekiyor. Bir çoğu kanserojen olan, söz konusu organik bileşikler çamaşır suyu içeren ürünlerin kullanımı sonucu havaya karışıyor. Uçucu organik maddelerin iç ortam havasındaki konsantrasyonlarının hipoklorit içeren temizlik ürünlerinin kullanımı sırasında önemli ölçüde arttığını (kloroform için 8-52 kat, karbon tetraklorür için ise 1-1170 kat) belirten Doç.Dr. Odabaşı, artışın “sadece çamaşır suyu içeren” ürünlerin kullanılması sırasında nispeten düşük, “deterjan ve parfüm katkılı, koyu kıvamlı veya jel” ürünler için ise çok daha yüksek olduğunu söyledi.



SAĞLIĞIMIZA ETKİLERİ

Doç. Dr. Odabaşı, “Yapılan ön değerlendirmeler, açığa çıkan karbon tetraklorür ve kloroform gibi maddelerin solunmasının kanser riskini önemli ölçüde arttırabileceğini göstermektedir. Bu tür temizlik maddelerini kullananlar (temizlik işinde çalışanlar ve ev kadınları) diğer insanlara göre çok daha fazla risk altında, ancak oluşan sağlık risklerinin daha detaylı olarak araştırılması gerekiyor. Çamaşır suyu kullanımının zararlı çevresel etkileri bununla da kalmıyor, açığa çıkan maddeler ozon tabakasına zarar veriyor ve küresel ısınmayı da arttırıyor” dedi.



NELERE DİKKAT ETMELİ?



Doç.Dr. Odabaşı’ya göre çamaşır suyu içeren ürünlerin kullanımı sırasında:



● Tehlikeli sonuçlar yaratacağı için, bazı üretici firmaların “ürünü klozete çepeçevre dökün ve gece boyunca bekletin” tarzındaki kullanım önerilerine kesinlikle uyulmaması,

● Ürün seçiminde “parfümlü, deterjanlı, ekstra güçlü” ürünlerin katkısız çamaşır suyuna göre çok daha fazla zararlı madde içerdiğinin göz önünde bulundurulması,

● Bu ürünlerin yerler gibi geniş yüzeylerin temizliğinde kullanımından kaçınılması,

● Temizliği yapılan yüzeylerin mutlaka bol su ile durulanması,

● Temizliği yapılan mekanların havalandırılması ve buralarda mümkün olduğunca kısa süre kalınması,

● Solunuma ilaveten tehlikeli maddelerin deri yoluyla da vücuda girmesine ve sağlık risklerinin artmasına neden olduğu için bu ürünlerin el ile temasından kaçınılması,

gerekiyor.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Bu konudaki deneysel çalışmalarını kapsamını genişleterek sürdüreceğini belirten Doç.Dr. Odabaşı, “Artık çamaşır suyu katkılı temizlik maddelerinin bir çok tehlikeli klorlu organik madde içerdiği biliniyor. Bu temizlik maddelerini üreten firmalar ile ürünlerin ithalat ve üretim izinlerini veren Sağlık Bakanlığı’nın bundan sonra ne yapacağı önemli. Her iki tarafın da konuyu inceleyerek bir tavır belirlemesi gerektiğini düşünüyorum” dedi.

10 yaş gençleşmenin doğal formülü



Cildi 20'li yaşların diriliğine kavuşturan, ince kırışıklıkları, kaybolan nemi geri veren somon antioksidan ve vitamin kokteyllerinden oluşan hi-frekans mezolifting tedavisi cilde mükemmel görünüm kazandırıyor.

Kadınların korkulu rüyası olan el, dekolte kırışıklıkları da aynı yöntemle gideriliyor. Yöntemi ilk kez Paris'te uygulayan 15 yıldır da Türkiye'de sayısız kadını gençleştiren Dr. İsmail Ağar ile konuştuk.

Yaşadığımız çevre, sigara, güneş gibi cilt sağlığımızı tehdit eden ve yaşlanmayı hızlandıran etkenler düşünülecek olursa cilt sağlığını ve gençliğini korumak için vücudumuza gösterdiğimiz özeni göstermek gerekir.

Kardiyovasküler Anestezi ve Reanismasyon-Beslenme ve Diyet Uzmanı Dr. İsmail Ağar, “Cilt kırışıklığının tek sebebi yaşlılık değildir” diyor ve ekliyor: ”Bilindiği gibi güneş ışığı ve stres de cildin tazelenmesinden sorumlu elastin ve kolajen liflerin sentezini sağlayan fibroblastlar adlı hücre grubunun yapısını bozmaktadır.” İşte Antiaging konusunda çeşitli somon antioksidan ve vitamin kokteylerinden oluşan hi-frekans mezolifting tedavisi bu konuda devreye giriyor. Yapılan bilimsel çalışmalar sonunda etkisini kanıtlamış, mezolifting tedavisi cilde sağlıklı ve genç bir görünüm kazandırma yolunda kendini de ispatlamış bir yöntem.

Cildin elastik ve kolajen lif sayısını arttırarak cildin doğal ve kalıcı bir şekilde gençleşmesini sağlayan mezolift tedavisi, yüz bölgesinde özellikle dolgu tedavisinin kullanımının sınırlı olduğu dudak üstü (smoker line) ve alt göz kapağı çevresi ile boyun, dekolte, el ve ayak sırtlarında başarıyla uygulanan bir yöntem. Yöntemi Fransa'da uyguladıktan sonra Türkiye'ye taşıyan Kardiyovasküler Anestezi ve Reanismasyon-Beslenme ve Diyet Uzmanı Dr.İsmail Ağar mezolift tedavisinin etki alanlarını ve uygulama yöntemini şöyle anlatıyor;

CİLT ARTIK KIRIŞMIYOR

“Cilt kırışıklık ve cilt tazeleme tedavilerinde kullandığımız yöntemlerden birisi de mezoliftingtir. ilk olarak Paris'te uyguladığım ve on beş seneyi aşkın bir süredir Türkiye'de kullandığım ve üzerinde çalıştığım mezolift antioksidanlar somon vitamin kokteyleri ve cildin nem kapasitesini arttıran hyaluronik asit kombinasyonunun cilde enjeksiyonu yöntemidir. Bu yöntemle kırışıklık tedavileri ve cilt gençleştirme de oldukça etkili sonuçlar almak mümkündür. Bu tedavi ile ayrıca cildin yaşlanmasını da önemli ölçüde yavaşlatmak mümkün olmaktadır.”

Yaş ilerledikçe deri değişiklikler geçirir ve çevresel etmenlerle birlikte cildin içeriğindeki elastin ve kolajen yapısı azalır. Bu lifleri üreten ve cildin hayatiyetinden sorumlu fibroglasların aktiviteleri azalır. Böylelikle cilt yaşlanınca esnekliğini kaybeder, üst tabakası daha az kolajen ve esnek lifler üretmeye başlar. Bağ dokusu zamanla zayıflayarak, derinin kendini bırakmasına ve devamlı kırışıklıkların ortaya çıkmasına neden olur. Gözlerinizin etrafında minik ince çizgileri fark etmeye başladığınızda ise bu kaçınılmaz sürecin ilk sinyallerini alırsınız. Cildin yaşlanma süreci adım adım işlemeye başlamıştır.

Nasıl yaşlanıyoruz?

20- 30 YAŞ Kırışlık yoktur, epidermisde lokal lekeler vardır. İnce fondöten kullanılarak kapatılabilir. 30 - 40 YAŞ Gülünce oluşan çizgiler vardır. Fondöten kullanılarakkapatılır. 30-40 yaş cildini gösterir. 40 - 60 YAŞ ARASI Statik hatlarda kalıcı kırışıklıklar vardır. Sadece yüzde değil el ayak sırtları ve dekolte bölgesinde de kırışıklıklar başlamıştır. Önlemler sadece yüzle sınırlı değildir. 60 YAŞ ÜSTÜ Yüzde yaygın kırışıklıklar vardır. Dekolte bölgesi, el ve ayak sırtlarında ciddi deformasyonlar oluşmuştur.

Mezolift yöntemiyle el, dekolte ve ayak kırışıklığına son

Estetik cerrahi ve tedavi yöntemleri bugüne kadar sürekli yüz bölgesi üzerine araştırma ve çalışmalar yaptı. Oysa yüzü istediğiniz kadar gençleştirin, elleriniz, ayak sırtı ve dekoltenizde kırışıklıklar varsa, yüze yaptırdığınız işlemler yaşınızı gizlemeye yetmiyordu. Onun da çaresi bulundu. Artık yüze yapılan tüm gençleştirme uygulamaları yüze de uygulanıyor. Söz yine Dr. İsmail Ağar'ın: ‘Cilt gençleştirme ve kırışıklıkta kullandığımız mezolift yalnızca yüz cildi için değil aynı zamanda orta yaşlardan sonra veya yaşlılıkta görülen insanların yaşını ele veren el sırtındaki cilt kırışmasında da oldukça etkili olmaktadır. Ayrıca menopoz döneminde oluşan bacak içi bölgelerindeki cilt gevşemeleri ile karın bölgesindeki kırışıklıklar da tedavi kapsamına girmektedir.

10 SEANSTA PAMUK GİBİ ELLER

Artık mezolift yöntemiyle yüzde veya el sırtında oluşan kırışıklıkları önemli ölçüde ortadan kaldırmak mümkün olduğu gibi eğer orta yaşlarda bu tedaviye başlanırsa cilt kırışmalarının oluşmasını önlemek veya ciddi ölçüde yavaşlatmak mümkündür. Üstelik bu neticeleri elde etmek genelde 10-15 seansta mümkün olabilmektedir. İnsanların yaşını belli eden görünür yerleri olan yüz ve el sırtındaki kırışıklıkları bu mezolift mikroenjeksiyon tedavisiyle düzeltip onların psikolojik olarak olumlu etkilenmelerini ve bunun sosyal ilişkilerini ve iş hayatlarını pozitif etkilemesini gözlemekteyiz''

Hangi müzik hangi derde deva? Müzikle tedavi nedir?



Müzikle tedavinin kökeni taa Hipokrat'a kadar uzanıyor. Osmanlı'da da müzikle tedavinin yaygınlığı biliniyor. Peki geçmişten günümüze tıp müzikten nasıl yararlanıyor? O tınıları dinleyin!

Tabiatın her zerresinde büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği var. Müzik de doğadan aldığımız en önemli eser.

Günümüz tıbbı da müzikten yardım almaya devam ediyor. Siz de burcunuza ve tabiatınıza uygun makamı dinleyerek pek çok hastalığı önleyebilirsiniz. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde; elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebiliyoruz. Müzikle terapi ya da tedavinin kökeni ise M.Ö. 400'lü yıllara kadar uzanıyor. Osmanlı döneminde Edirne'de bulunan Beyazıt Külliyesi'ndeki akıl hastanesinde hastalar müzik eşliğinde tedavi ediliyordu. Günümüzde psikiyatri de müzikoterapiden faydalanıyor. Ve artık çoğu hastanenin müzikterapi bölümü var.

ALTAY TÜRK MÜZİĞİ

Müzik konusunda yetkin isimlerden Yard. Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç "Müzik bütün insanlık tarihinde duygu ve bilgilerin anlatım biçimi olarak bilinir. Müzikal sesleri diğer seslerden ayıran en önemli özellik, belirli bir ritim kalıbı içinde, birbirleriyle uyumlu sesler yumağı veya topluluğu olarak algılanmasıdır. M.Ö. 3 binden itibaren Altay -Türk kültürü, aynı zamanda Altay -Türk müzik kültürünün de belirleyicisidir" diyor.

ASTROLOJİ VE MÜZİK

Müzik konusunda araştırma yapan uzmanlara göre müzik, konuşmadan önce de vardı. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişip olgunlaşmıştı. Şimdi gelin hangi makam hangi burçta etki gösterip, nelere iyi geliyor ona bir göz atalım.

NİHAVEND MAKAMI:

Oğlak Burcu. Öğleden sonra etkisi fazla. Kan dolaşımı, karın bölgesi, kalça, uyluk ve bacak bölgelerine etkili. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalı. Kuvvet ve barış duygusu veriyor. Akıl hastalıklarına etkili olduğu konusunda önemli bilgiler var.

RAST MAKAMI: Koç Burcu Ateş, kuru-sıcak tabiatlı makam. Gece yarısı ve seher zamanları etkili. Soğuk organlar olan kemik, beyin ve yağlara etkili. Fazla uyumayı engelliyor. Düşük nabzın yükselmesine yardımcı oluyor. Özellikle çocuk bünyesinde nem hakim olduğu için; bu nedenle oluşan dengesizlikleri düzeltiyor. Akıl hastalıklarına iyi. Gündüz, Salı günleri etkisi fazla.

REHAVİ MAKAMI: Terazi Burcu. Rüzgar tabiatlı. Sıcak ve kuru. Seher zamanı ve ikindiyle yatsı arası etkili. Nemli ve kuru, sarı safra, erkek, sağ omuz, baş ağrıları, burun kanamaları, ağız çarpıklığı ve balgamdan gelen hastalıklara, akıl hastalarına faydalı. Doğuma yardımcı olur.

HÜSEYNİ MAKAMI: Akrep Burcu ( Kova Burcu) Su tabiatlıdır. Satürn etkili. Nemli ve sıcak. Sabah ve gün ağarırken etkili. Sabah- öğlen arası etkisi fazladır. Güzellik, iyilik, sessizlik, rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği var. Karaciğer, kalp ve ruhların iltihabını söndürüyor. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Barış duygusu veriyor. İç organlara etkili. Kalp, karaciğer ve mide için faydalıdır.

HİCAZ MAKAMI: Yay Burcu. Ateş tabiatlı. Yatsıdan sabaha kadar olan zamanda etkisi fazla. Kuru- soğuk nedenli hastalıklar için faydalıdır. Kemiklere, beyne ve çocuk hastalıklarına tedavi edici etkisi var. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazla. Alçakgönüllülük duygusu verir.

ACEMAŞİRAN MAKAMI: Ateş tabiatlı. Fecirden kuşluk vaktine kadar etkilidir. Kemiklere ve beyne etkilidir. Vücutta yağ dengesine yardım eder. Yaratıcılık duygusu ve ilham verir. Durgun düşünce ve duyguları canlandırır. Hanımlarda doğumu kolaylaştırır.

UŞŞAK MAKAMI: Balık Burcu. Su tabiatlı. Fecirden kuşluk vaktine kadar ve günbatımında etkisi fazladır. Perşembe günü etkili. Kalp, ayak rahatsızlıkları, nikriz (damla) ağrılarına faydalı. Gülme, sevinç, kuvvet ve kahramanlık duyguları veriyor. Çocukların bütün organlarını etkileyen kuru ve sıcak yellerde ve büyük erkeklerde görülen ayak ağrılarına faydalı.

SEGAH MAKAMI: Su ve toprak tabiatlıdır. Kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkilidir. Hararetten meydana gelen şişmanlık, uykusuzluk, yüksek nabız, kalp, ciğer ve kas rahatsızlıklarına faydalıdır. Beyin nöronlarına etkisi vardır. Mistik duygular oluşturuyor.

ISFAHAN MAKAMI: İkizler Burcu (Yengeç Burcu); Hava tabiatlı. Dişi, gece karakterli, Pazartesi bağlantılı Soğuk tabiatlı olduğu gibi, ateşli hastalıklardan vücudu koruyucu özelliği var. Ense, boyun, omuzlar ve sol dirsek için etkilidir. Güven hissi, uyum sağlama, hareket yeteneği, zihin açıklığı, gönül yenileme, düzgünlük verme, zekayı açma ve hatıraları tazeleme özelliği vardır.

NEVA MAKAMI: Kova Burcu (Oğlak Burcu); Satürn. Hava tabiatlı. Gece ve kuşluktan ikindiye kadar olan zamanda etkisi fazladır. Göğsün sağ tarafına, böbreklere, omurilik, kalça ve uyluk bölgelerine etkisi vardır. Üzüntüyü giderir ve lezzet verir. Gönül okşayan makam adıyla bilinir. Kötü fikirleri kovduğu, cesaret ve yiğitlik verdiği, gönül sevinci oluşturduğu ileri sürülür. Kuvvet ve kahramanlık duyguları meydana getirir. Akıl hastalıklarının tedavisinde faydalıdır. Buluğ çağındaki kız çocuklarının kadın hastalıklarına tedavi etkisi vardır. "Ses, seda, makam ve ahenk" demektir.

MÜZİKLE TEDAVİNİN TARİHÇESİ

Müzikle tedavi yani insanın ruhsal ve bedensel sorunlarına müzikle çözüm bulma yöntemleri yeni kullanılan bir tedavi biçimi değil. Yaklaşık 2500 yıldır bu yöntem Anadoluída uygulanıyor. Başta Yunan medeniyetinde olmak üzere Anadoluída kurulan çeşitli medeniyetlerin müzikle tedavi yöntemini uyguladıkları bilinmekte. Müziği her türlü erdemin kaynağı sayan Yunanlılar, müziği ruhun eğitimi ve arınmasında kullanırlarmış.

Eski Yunan mitolojisinde Apollon, lir çalarak insanların sıkıntılarını giderir ve onlara neşe verirmiş. Yunan filozof Sokrates’in öğrencisi Platon (Eflatun) da M.Ö. 400’lü yıllarda, müziğin ahenk ve ritim ile ruhun derinliklerine etki ederek, kişiye bir hoşgörü ve rahatlık verdiğini belirtir. Yine Platon, şarkıyı iyileştirici özelliği olan bir çare olarak kabul etmekle birlikte, şarkı olmaksızın hastaya uygulanan reçetelerin etkisiz olacağını da ekler. Tıbbın babası sayılan Hipocrates’in de 2400 yıl önce, bazı hastaları ilahi dinlemeleri için tapınaklara götürdüğü rivayet edilir.

MÜZİK TERAPİDE KULLANILAN MAKAMLARI DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

MÜZİK TERAPİ (TÜRK MÜZİĞİ İLE TEDAVİ)

Müzik konusunda araştırma yapan uzmanların görüşüne göre müzik, konuşmadan önce de var idi. Konuşma için gerekli olan soyut kavramlar, hafıza, semboller, çağrışımlar, analojik bağlantılar insanla beraber gelişmiş ve olgunlaşmıştır. Tabiatın her zerresinde ise büyük bir nizam ve ahenk içinde devam eden ritim ve melodi beraberliği bulunmaktadır. Kuş seslerindeki ahenk ve ritim mükemmelliğinde; elektronların, atomların, galaksilerin hareketleri ile vücudumuzdaki sıvıların dolaşımlarının büyütülen seslerinde müziğin varlık alemiyle ilgi ve ilişkisini gözlemleyebilmekteyiz.

Dünyada müzik ve müzikterapi tarihi anlayışı bizi antropoloji, tarih, ethnoterapi, ethnomedicin, psikoloji, pedagoji, sosyoloji, spiritüalite, parapisikoloji gibi bilimlerle işbirliğine götürmektedir.

Tarih açısından konuya girdiğimizde çok eski yıllara yolculuk yapmamız gerekir:

Azerbaycan’da Gobustan Kayalıklarında görülen dans eden insan şekilleri, 12 - 14 bin yıllık müzik ve hareket gerçeğini ortaya koymaktadır. Uygur Türklerine ait Hoten şehri Çerçen kazası yakınında Mülçe ırmağı kenarında bulunan Mingyar kaya resimleri 6-8 bin yıllık bir geçmişten haber vermektedir.

Çok eski zamanlara bizi ulaştıran tarih ve kültür birikimi, Proto Türk kültürü ile gözlendiğinde, Alman bilim adamı Dr. Wolfram Eberhard tarafından yazıya geçirilmiş bilgiler önem taşımakta olup, Türk kültürünün M.Ö. III bin yıllarında Çin kültürüne; müzik, dans seramik, tiyatro, hayvan terbiyesi v.b. konularındaki etkileri belgelenmektedir. Fransız araştırıcı Maurice Curan’ın Çin kaynaklarına dayanarak Lavinniac müzik ansiklopedisinde neşredilen verilere göre, Eski Türk müzik enstrümanları ve pentatonik (beş sesli) müzik icra şekli Çin kültürünü geniş biçimde etkilemiştir. Bu konuda Eduard Chavannes, Bela Bartok, Robert Lach isimli araştırıcılar ve büyük Türk Etnomüzikologları Mahmut Ragıp Gazimihal ile Ahmet Adnan Saygun, Ferruh Arsunar araştırmalar yapmışlar, Türk müzik kültürünün Orta Asya - Anadolu bağlantısını ve Çin kültürüne etkisini belgelerle ortaya koymuşlardır. Bu araştırmalara göre Proto Türk kültürünün önemli merkezleri, Sensi ve Kansu eyaletleridir. Hakas ve Tuva kültürü, Altay Türk kültürü bizi M.Ö. 3000 yılları ile buluşturmaktadır. XX . yüzyılın başında Sovyet araştırıcılar Rudenko ve Griaznov, Altay’lardaki Pazırık Vadisinde buzların altında ”Çeng” adı verilen bir enstrüman buldular. Rudenko, bu enstrümanın ait olduğu Proto-Türk kültürü tarihini 3700 yıl önceye götürmektedir.

MÜZİK VE HAREKET TEDAVİSİ GELENEĞİ
AKTİF MÜZİK TERAPİ

Kam ve Baksı adı verilen Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. Kazakistan, Kırgızistan, Altay, Moğolistan ve Sibirya bölgelerinde halen devam eden bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Baksılar; KILKOPUZ, DOMBRA, ŞANKOPUZ, ASATAYAK, DAVUL gibi müzik aletleri ile trans ve tedavi eylemini gerçekleştiriyorlardı. Bu seanslarda genel olarak Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. İngiltere’de, Londra Nordoff Robbins müzikterapi enstitüsünde uygulanan tedavi sisteminde Pentatonik müziğin kişilerde kendine güven ve kararlılık oluşturduğu bulgusu ile, otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde bu müzik kullanılmaktadır.

TÜMATA çalışmaları içinde, Baksı dansı ile birlikte çeşitli sufi dansları (semah ve sema) incelenmekte ve oluşturulan aktif müzikterapi anlayışı ile bu eski teknikler, modern tıp içinde, otizm, geriatri, onkoloji, immünoloji, nöroloji, kardiyoloji, depresyon, anksiete vb. konularında tedavi amacı ile uygulanmaktadır. Bu konularda Berlin Urban hastahanesi ve Viyana Meidling Kliniği işbirliği sözkonusudur.

PASİF ( RECEPTİV ) MÜZİK TERAPİ GELENEĞİ

Türk tarihi ve kültüründe önemli bir yeri olan müzik ve dans ve bunlarla yapılan tedavi konusunda; pentatonik müzik formu ve Baksı-Kam tedavi geleneğinin yanısıra olgunlaşıp yerleşen makam müziği ile tedavi’ günümüz tıbbında yeniden güncelleşmiş bulunmaktadır. Bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da, Horasan ve Uygur bölgelerinde gelişerek yayılan makam musikisi hakkında Farabi, İbn-i Sina, Ebu Bekir Razi, Hasan Şuri, Hekimbaşı Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Haşim Bey eserler yazmışlar ve makamların duygular ve organlarla ilişkilerini tasniflerle belirtmişlerdir. Pentatonik müzik Türk illerinde gelişmeye devam ederken, yedili sistem olan ve bir tam sesin dokuz komadan oluşması esasına dayalı makam sistemi, takriben dört yüzü geçen makam zenginliği ile kültür ve sanatımıza büyük katkıda bulunmuştur.

M.S. 834-932 yıllarında yaşamış olan müslüman Türk bilginlerinden Ebu Bekir Razi, melankoliklerin tedavisi üzerine yazdığı bir eserinde şöyle diyor: “... melankolik hasta kesinlikle meşguliyetle tedavi edilmelidir. ... melankolik hasta balık tutma veya avlanma gibi eğlenceli işlerden biri ile uğraşmalıdır. Mümkünse çeşitli oyunlara alıştırılmalıdır; huyunu, ahlakını, davranışlarını beğendiği ve sevdiği kimse ile buluşup görüşmeli özellikle güzel sesle okunan şarkılar dinlemelidir.”

Büyük Türk Bilgini Farabi (870-950) makamların ruha etkisini şöyle sınıflandırır:

Rast makamı: İnsana sefa(neşe, huzur) verir.
Rehavi makamı: İnsana beka (sonsuzluk fikri) verir.
Küçek makamı: İnsana hassasiyet ( duyarlılık ) verir.
Büzürk makamı: İnsana havf ( çekinme, sakınma duygusu) verir.
İsfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti ve güven hissi verir.
Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir.
Uşşak makamı: İnsana gülme ’dilhek’ verir.
Zirgüle makamı: İnsana uyku ’nevm’ verir.
Saba makamı: İnasana şecaat (cesaret, kuvvet) verir.
Buselik makamı: İnsana kuvvet verir.
Hüseyni makamı: İnsana sulh ( sükunet, rahatlık) verir.
Hicaz makamı: İnsana tevazu (alçak gönüllülük ) verir.

Büyük islam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “...tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek , onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir...”

İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerinden çok yaralandığını ve hatta musikiyi de ondan öğrenerek Tıp mesleğinde uygulamaya koyduğunu söylemektedir. Arapça yazdığı Kitap’ün necat ve Kitab’ün Şifa’daki oniki fasıl tamamen musikiye ayrılmış olduğundan, bu kısım Baron Rodolph Dearlangar tarafından Fransızca olarak ’La musique Arap’ adıyla yayınlanmıştır.

Eski Türk hekimlerinden Şuuri’nin ’Tadil-i Emzice’ adlı eserinde müzik ile tedavi hakkında geniş bilgi vardır. Şuuri, ’Tadil-i Emzice’de belirli makamların günün belirli zamanlarında etkili olduğunu belirtmektedir. Ona göre:

Rast ve Rehavi makamları: Seher zamanları etkilidir.
Hüseyni makamı: Sabahleyin etkilidir.
Irak makamı: Kuşlukta etkilidir.
Nihavend makamı: Öğleyin etkilidir.
Hicaz makamı: İki ezan arası etkilidir.
Buselik makamı: İkindi zamanı etkilidir.
Uşşak makamı: Gün batarken etkilidir.
Zengüle makamı: Gurubdan sonra etkilidir.
Muhalif makamları: Yatsıdan sonra etkilidir.
Rast makamı: Gece yarısı etkilidir.
Zirefkend makamı: Gece yarısından sonra etkilidir.

Şuuri’ye göre musikinin meclis adamlarına olan etkileri de birbirlerinden farklıdır.

Ulema ( Alimler ) Meclisine: Rast ve Tevabii makamları
Ümera ( Emirler ) Meclisine: Isfahan ve Tevabii makamları
Dervişler Meclisine: Hicaz ve Tevabii makamları
Sufiler Meclisine: Rehavi ve Tevabii makamları etkilidir.
Günümüzden 900 sene önce Selçuklu Sultanı Nureddin Zengi tarafından Şam’da yaptırılan Nureddin Hastanesi’nde musiki makamları tedavi amacıyla kullanılmıştır. Sonraki dönemlerde 700 senedenberi Amasya, Sivas, Kayseri, Manisa, Bursa, İstanbul (Fatih Külliyesi) ve Edirne şifahanelerinde 100 sene önceye kadar musiki ile tedavi uygulanmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde şöyle yazılıdır: “””Merhum ve mağfur Bayezid Veli ... Vakıfnamesinde hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende biri neyzen, biri kemani, biri musikari, biri santuri, biri udi olup, haftada üç kere gelerek hastalara ve delilere musiki faslı verirler...”

Anlaşıldığına göre, Horasan kaynaklı Türk Sanat musikisi ve Horasan-Anadolu musiki makamlarımızın olgunluğu ile gelişen pasif-receptiv müzik terapi geleneği icrası sırasında hastalar rahat bir şekilde oturarak veya uzanarak dinlenme halinde idiler. Bu tedavi şeklinde amaç, hastaların emosyonel (duygu) durumlarını değiştirerek onları rahatlatmak ve kendine güvenlerini kazanmalarına yardımcı olmak idi.

Günümüzde tarafımızdan uygulanan teknikte bu esaslara sadık kalınmıştır. Hasta istirahat pozisyonunu alır, bir seans süresince geniş ve rahatlatıcı bir ritim ve su sesi eşliğinde, Ney, Rebab, Çeng, Ud, Dombra ve Rübab ile emprovize (ritimli taksim) yapılır ve uygun makamlar üzerinde çalışılır. Bu şekilde bir icra sırasında, otizm’den ve psikolojik çocuk hastalıklarından Geriatri’ye kadar çeşitli psikolojik ve fizik hastalıklarda olumlu değişmeler ve iyileşmeler gözlenmektedir. Bu konuda Dr. L. Gutjahr ve Prof. V. Mechleid tarafından EEG ölçümleri yapılmış ve en az 1000 yıllık bu gelenek bugünün labarotuvarında doğrulanmıştır. 400’den fazla olduğu bilinen bu makamlardan önemli olan 15 tanesi üzerinde uygulamalardan sonra tedavide kullanılacak kaset ve CD’ler tarafımızdan vücuda getirilmiştir.

Viyana’da Meidling Rehabilitasyon Merkezi’nde komada bulunan hastalara Türk musikisi makamları dinletilerek terapi uygulamaları yapılmakta olup, beyinde alfa ve teta dalgalarının değiştiği tespit edilmiştir ve bir çok hastanın müzik terapi seansları ile komadan çıktıkları gözlenmiştir.

Mide bulantısına son veren bileklik



Mide bulantısına 5 dakikada son veren, Avrupa ve ABD'de 20 yıldır kullanılan özel bulantı bilekliği SEA-BAND, Türkiye’de de SASfarma Sağlık Ürünleri tarafından satışa sunuldu.

Modern tıp artık kimyasallarla değil bitkisel ve doğal yöntemlerle hastalıklara çare bulmaya, insan yaşantısını kolaylaştırmaya çalışıyor.

Türkiye’de yılda 10 milyon kutu bulantı giderici (antiemetik) ilaç satılıyor. Her türlü kimyasal ilacın yan etkisini unutmamak gerekiyor. Bulantı giderici ilaçların en büyük yan etkisi ise dikkatsizliğe, uyuşukluğa yol açmaları.

Mide bulantısı özellikle hamilelerin birinci derecede sıkıntısı. Ancak 7’den 70’e pek çok kişinin yolculuklarda ya deniz tutmasından ya da ‘araç’ tutmasından dertli olduğu biliniyor.

1988’de ilk kez satışa sunulan SEA-BAND, dünyanın 55 ülkesinde mide bulantısıyla başı dertte olanların imdadına yetişiyor. SEA-BAND hamilelik, yolculuk, anestezi,, kemoterapi ve başka nedenlerden kaynaklanan bulantı ve kusma şikayetlerine karşılık etkinliği bilimsel olarak klinik testlerle de kanıtlanarak onaylanmış bir üründür.

SEA-BAND insan vücuduna uyumlu ve hiçbir harici maddenin herhangi bir yolla aktarılmadığı doğal bir bulantı giderici bilekliktir. İngiltere’de üretilen SEA-BAND, Çinlilerin doğal yolla hastalıklara çare buldukları akupunktur yöntemiyle ile bulantı ve kusmayı gideriyor. Vücudun doğru noktalarına yapılacak olan temas ve basınçla enerji kanallarının düzgün çalışmasını sağlayan akupunktur yöntemi SEA-BAND ile uygulanıyor.

Elastik özelliği bulunan örgü bileklik SEA-BAND’de vücuda basıncı uygulayan küçük bir plastik yarım küre bulunuyor. Mide bulantısı ve kusmayı Çinli’lerin yüzyıllardır her iki kol bileğindeki P6 (Perikardiyum 6 - bileğin 3 parmak altına denk gelmektedir) olarak adlandırılan noktalara basınç uygulayarak önledikleri biliniyor. SEA-BAND üzerindeki yarım kürecik de işte bu noktaya gerekli basıncı uygulayarak kimyasal ilaçların yerini alıyor.

Herhangi bir yan etkisi olmayan SEA-BAND’in hamilelikte mide bulantılarını engellediği, bilimsel olarak ilk defa İngiltere Belfast’ta bulunan Quenns Üniversitesi’nden Profesör John Dundee tarafından kanıtlandı. 1988 yılında The Journal of the Royal Society of Medicine’da yayınlanan raporda klinik çalışmaya katılan kadınlarda, ürünü kullananların kullanmayanlara göre bulantı ve kusma şikayetlerinin minimuma indiği açıklandı.

SEA-BAND, mide bulantısı şikayeti başladığında kola takıldığında ortalama 5 dakika içinde güçlü etkisini gösteriyor. Bileklerin, süre kısıtlaması olmaksızın ihtiyaç duyulduğu kadar takılmasında bir sakınca bulunmuyor.
SEA-BAND’in elastik özelliği üretildiği iplikten kaynaklanıyor. Herhangi bir kimyasal hammadde içermeyen ipliklerden üretilen SEA-BAND yumuşak, rahat ve bütün bilek ölçülerine uygundur. Deterjanla ılık suda yıkanabiliyor. Tekrar tekrar kullanılabiliyor. Özel saklama koşulu gerektirmiyor.

SEA-BAND İLE SIFIR RİSK

Ülkemizde her yıl ortalama 1.5 milyon kadın anne oluyor. Anne adaylarının ortalama yüzde 80'i mide bulantısından şikayet ediyor. Ancak bu sıkıntılarına karşı herhangi bir ilacı kullanmaları ise sakıncalı bulunuyor.

Pek çok kişi özellikle uzun yolculuklara çıkmadan önce ne yapacağını düşünüyor. Çünkü uzun yolculuklarda (karayolu-havayolu-tren-deniz yolu) midesi bulananlar çaresiz kalıyorlar. En fazla başvurulan yöntem ise kimyasal içerikli bulantı gidericilere başvurmak oluyor. Ancak bu tür ilaçların uyuşukluğa, dikkat kaybına yol açtığı, yan etkisinin bulunduğu biliniyor. Dolayısıyla dikkat gerektiren işlerde çalışanlar bulandı giderici ilaçlar nedeniyle verim kaybına uğramanın ötesinde hayati tehlike altına da girebiliyorlar. SEA-BAND bu tür riskleri tamamen ortadan kaldırıyor.

TÜRKİYE’YE NASIL GELDİ?

Dünyanın 55 ülkesinde satılan SEA-BAND, Türkiye’ye bir rastlantı sonucu geldi. Uzun yıllar ilaç pazarlama müdürlüğü yapan Alev Sinek’in eşi Salih Sinek’in İngiltere seyahatinde midesi bulandı. Bilinen bulantı giderici ilaçlardan içti ancak işe yaramadı. Londra’da bir eczane teknisyeninin tavsiyesi ile SEA-BAND’i kullandığında mide bulantısının kısa sürede geçtiğini gördü. Alev Sinek, eşinin yaşadığı bu olay sonrasında Türkiye’de bulunmayan bu ürünü ithal ederek Kasım 2007’de ilk satışı yaptı. SASfarma Sağlık Ürünleri Genel Müdürü Alev Sinek, şu ana kadar reklam ve tanıtım yapılmaksızın 2 binden fazla SEA-BAND’in Türkiye’de satıldığını belirtiyor.

İtalya’da özellikle yolculukların yoğun olarak yaşandığı yaz döneminde 350 bin adet, Yunanistan’da 500 bin, ABD’de 700 bin adet satılan SEA-BAND Türkiye’de da hızla yaygınlaşmaya başladı. Alev Sinek, hedeflenen satış rakamının yılda 1 milyon adet olduğunu vurguluyor.

Tüm eczanelerde satılan SEA-BAND’in yetişkinler ve çocuklar için 2 ayrı formu üretiliyor. Çocuklar için SEA-BAND’in değişik renk ve desenleri bulunuyor. Yıllar boyu yıpranmadan kullanabilecek olan SEA-BAND’in fiyatı 21.5 YTL…

Hastalıksız yaşam önerileri!



Hastalık üreten yaşam tarzı yüzünden küresel bir salgınla karşı karşıyayız. Şeker ve kalp hastalığından, şişmanlık ve hipertansiyona kadar yaygın sağlık sorunları giderek artıyor.

Bu salgına yol açan yaşam tarzı, ‘uygunsuz gerçek’ olarak sadece bizi değil dünyamızı da tehdit ediyor.

• Peki uygunsuz olan ne? ‘Uygunsuz gerçek’ şu: Peşinden koştuğumuz bu modern ve çağdaş yaşam tarzı, neden bizi ve dünyamızı hasta ediyor? Sorgulanması gereken bu! Eğer salgın gibi artan hastalıklar, çevre felaketleri, kuraklık, susuzluk olmasaydı ve buzdağları tereyağ gibi erimeseydi bu soruyu sormayacaktık. Bizi ve dünyamızı boğan bu deli gömleğini nasıl çıkarabiliriz? Bu gömleği giydirenler de dahil kimse bu sorunun cevabını bilmiyor. Zihinlerin moloz bilgiyle kirlenmesi ve işgali, sağlık ve hayatımızı kilitleyen bu şifreyi çözmeyi engelliyor.

• Çözüm diye dayatılan her şey, trilyon dolarlık sektörü şişirmekten başka işe yaramıyor. Artan sağlık harcamalarına rağmen, insanlık daha sağlıklı değil. Bu hastalıklarla mücadelede bunca yılda gelinen yer; krizlerle uğraşmak yani ‘kriz yönetimi’ yerine krizlere yol açan risklerle uğraşmak yani ‘risk yönetimi’: Hastalık doğuran risk faktörlerini ortadan kaldırma stratejisi. Yani bizi sokan ne kadar sivrisinek varsa, hepsine birden girişmek anlayışı. Risklerle dolu bir dünyada, insanlığı sokan sivrisinek bulutları olan bu riskleri yok etme savaşı, dev bir sektör doğuruyor.

• Bu riskleri üreten bataklığı kurutmak çok daha ucuz ve kolay olmasına rağmen ‘bataklık yönetimi’ kavramı henüz bilinmiyor. Bu üçüncü kavramdan haberimiz yok. Bilim dünyası ise bu dev sektörü doğuran sonuçlara odaklanmış bulunuyor. Bilime yön veren sektörler para getiren sonuçlara, krizlere ve risklere dayandığı için tıp kurumu dahil hiç kimse bindiği dalı kesemiyor. Bu yüzden bataklık kurutma görevini üstlenen yok. Küresel boyunduruk altında olan devlet ve milletlerin ise tam bağımsız olmadan böyle bir işe girişmesi oldukça zor.

• Şişmanlıktan kansere kadar bir dizi sağlık sorununa getirilen çözümler, yaşam tarzını değiştirmek yerine yaratılan sektörü daha da büyütmek esasına dayalı. Daha şimdiden, 5-6 ilacın ayrı ayrı veya bir tek tablet halinde alınacağı ilginç bir döneme giriyoruz. Sadece yüksek tansiyon için bile çok sayıda ilaca mahkum olabiliriz. Bunu alamayanların akibeti ise kötü. Yüksek tansiyon ve kalpten ölümler bu yöntemle kontrol altına alınabilirse, şeker hastalığı ile boğuşan şişman bir dünyada yaşıyor olacağız. Şeker hastalığı ve şişmanlıkla ilgili araştırmalar ise son sürat devam ediyor. Yediğiniz içtiğiniz kalorilerin emilmeden atılması da dahil olmak üzere bir sürü çözüm(!) hizmetinizde. Mideye konan kelepçe ve balonlar, karında toplanan yağların ameliyatla alınması, iştah artıran reklamlardan sonra alınan iştah kesen ilaçlar ve daha niceleri…

• Herkesi hasta, hastayı müşteri ve her şeyi de para olarak gören sağlık anlayışı, sağlığın önünde bir duvar gibi duruyor. Sağlığın önündeki engel sanıldığı gibi tıp kurumu veya bilim dünyası değil, günümüz tıbbını ve bilimi bu yola sevk eden sektörün can damarı olan işte bu anlayış! Hastalık üreten yaşam tarzı ise bu anlayışın hayat kaynağı.

• Küresel sağlık mehdileri ise sihirli gıdalarla ve yüksek teknolojiye dayalı rüyalarla toplumu uyutmaya devam ediyor. Yeter ki bu hastalık üreten yaşam tarzını değiştirmeyi kimse aklına bile getirmesin! Zaten isteseniz bile değiştiremezsiniz. Verilen mesaj bu! Dayatılan yaşam tarzını zorunlu olarak yaşıyoruz.

• Küresel sistemin yönlendirdiği bilim dünyası, yaşam tarzını kökten değiştirmek ve Okinawa benzeri sağlıklı bir yaşam tarzının nasıl kurulacağı konusunu araştırmak hariç her konuda harıl harıl çalışıyor. Bu gibi konular bilim dünyasını aşıyor olmalı. Öte yandan, tek tük çabalar dışında yaşam tarzını değiştirmenin zor ve pahalı, ilaç kullanmanın ise daha etkili olduğuna dair yayınlar çıkmaya başladı bile. Yani ‘değiştirmek için boşuna uğraşmayın, kirli akvaryumda ilaçlarla yaşamaya devam edin’ diyorlar. Bu yaşam tarzının mimarları bilime de yön veriyor olmasın?

• Yaşam tarzımız, bizi ve dünyamızı tüketiyor. Canavarı yaratanlar ne yapacağını bilemez durumda. Küresel ısınma mehdisi Al Gore, bizi ve dünyamızı yok oluşa sürükleyen gerçek felaketin bu yaşam tarzı olduğunu ve bu uygunsuz gerçeğin mutlaka sorgulanması gerektiğini söylerken Nobel ödülü alıyor(?).

• İçinde yaşadığımız akvaryumu hastalık üreten bataklığa çeviren her çeşit kirlenme, felaketlerin asıl nedeni. Bu yüzden, ‘şunu yiyin, bunu yapmayın’ türünde öneriler içeren sağlık kitapları, sağlığımızın kilitlendiği kara kutunun şifrelerini ne yazık ki çözemiyor. Bizler bu öneriler peşinden koşarken, yaşam tarzımız hastalık üretmeye devam ediyor. Sağlık ve hayatımıza geçirilen çuval içinde karanlık bir savaşın kurbanı oluyoruz. Her çeşit yöntemin kullanıldığı bu karanlık savaşın hedefi; bedenimizi ve zihnimizi ele geçirmek. Taşıdığımız bedeni kim yönetecek? Patron kim olacak? Dış dünyadan beynimize üflenen programlar mı, yoksa biz mi? Bu açıdan bakılırsa sorun özgürlük sorunu, çözüm ise bilim ve akıl oyunu.

• Bu bilim ve akıl oyununda akvaryumu kirleten kanalları bilmeden ve bunları temizleyen akıllı filtreler takmadan sağlıklı bir hayata geçmek mümkün değil. İşte, yaşadığımız akvaryumu kirleten kanallar : Ülkemizi çöplüğe çeviren çevre savaşı, toplumun yaşam tarzını yozlaştırıp çürüten medya savaşı, özgür iradeyi yok ederek toplumu uzaktan kumandayla yönetmeye çalışan algı savaşı, beyinleri işgal ederek küresel yaşam tarzını dayatan ve bize ait ne varsa yok eden zihinsel soykırım savaşı, vücudumuzu şişiren boyalı sıvı ve içkileri dayatan su savaşı, Türk toplumunu hasta ederek kırmayı amaçlayan sağlık savaşı, bilimsel yozlaşmaya yol açan bilim savaşı, küresel sağlık anlayışı ve şifreleri…

• Sayısı belirsiz oyunların arka planını gösteren sihirli bir gözlüğe ihtiyaç duyuyoruz. Küresel yel değirmenlerine saldıran Don Kişot’luk yerine, yaşam tarzı filminin perde arkasını gözler önüne sermeliyiz. Küresel yaşam tarzının bilimsel analizini yaparken, bu dayatmanın sağlık ve hayatımızı tehdit ettiğini idrak eden derin akıllar ve karar vericiler için çözüm yollarını sunmalıyız. Çünkü çözüme onlar karar verecek. Onlar çözelim derlerse çözülecek, yoksa kötü kaderimiz devam edecek. Bu amaçla, hastalık üreten bir yaşamdan sağlıklı yaşama geçişin yol haritasını çizerken, sağlık ve hayatımızı kilitleyen şifreyi çözmeliyiz.

• İnsanı tüketim canavarına dönüştüren tüketim hırsı yerine, ruhsal zenginliği artıran Anadolu Erenleri’nin gönül anlayışı çözümün temeli. Batı dünyasının tüketim anlayışı gaz emisyonunu artırır, küresel kıyamete yol açarken, maddi ihtiyaç ve ihtirasları sınırlayan milli kültürümüz yaşam sigortamız olabilir. İsrafı yasaklayan, karıncayı bile düşünen manevi anlayışımız küresel ısınmaya yol açmıyor. Batı dünyasının dünyayı kirleten tüketim hırsının tek tedavi yolu bizim gönül dünyamız. Tabii akıl edenler için.

• Sağlığı ticari meta haline getiren küresel oyunlar karşısında, sihirli gıdalarla oyalanan bir toplumun şok olup uyanması ve sağlık bilincine kavuşması zaman alacaktır. Sağlıklı ve özgür yaşama yöntemlerini içeren düşüncelerin, ülkemizin en ücra köşelerine kadar yayılması ve doktor ithal eden değil, ihraç eden bir ülke olmak dileği ile 14 Mart TIP BAYRAMI kutlu olsun.

Öğleden sonra yorgunluk mu çöküyor?



Gerek ofiste, gerek okulda gerekse evlerimizde bulunduğumuz günlerde, öğleden sonraları bir kabusa dönüşebiliyor. Bunu önlemek için birkaç ipucu..

Uyku bastırıyor, vücudunuz yere yığılacak gibi oluyor ve bu neredeyse 1 saatlik süreyi atlatırken sıkıntı yaşıyoruz. Çoğumuz bu aniden bastıran bitkinlik ile başa çıkmak için bir fincan kahve veya kalorisi yüksek şekerli besinleri tercih ediyoruz. Çok daha iyi alternatiflerimizin olduğunu bilmek eminiz sizi rahatlatacaktır! Üzerimize çöken yorgunluğu bastırmak ve birkaç saat enerjimizi yeniden kazanmak için size sunduğumuz sihirli yiyecek ve içecekleri deneyin. Artık öğleden sonraları kabusunuz olmayacak!

Karpuz: Yediğimiz çoğu gofret ve şekerli diğer atıştırmalık ürünler gibi karpuz da yüksek oranda şeker içerir. Hepsi metabolizmayı hızlandırır ve enerji sağlar. Ancak bunların içinde karpuz kesinlikle daha sağlıklıdır. İçerdiği gıda lifinin yanında, A ve C vitaminleri açısından yüksek değerlere sahiptir. Taze ve sulu bir büyük dilim karpuzun kalorisi tahmin edemeyeceğiniz kadar düşüktür. Biraz protein ve çok az yağ alırsanız (bunu az yağlı küçük parça peynir veya çok az miktar ay çekirdeği ile sağlayabilirsiniz) enerjinizin süresi daha da uzayacaktır.

Hurma: Sahara çöllerinde develere çok kısa sürede enerji ve güç sağlaması için verilen bu egzotik meyveler gerçekten çok lezzetlidir. Yüksek glisemik indeksli bir besindir, ancak mineral açısından da zengindir. Özellikle içerdiği potasyum size çok yararlı olacaktır.

Su: Bazen bitkinlik aynı dehidrasyon gibi etki gösterebilir. Bunun önüne geçmek için içtiğimiz kahve, böyle durumlarda vücutta daha fazla dehidrasyon yaratır. Vücudumuz kaybettiği suyu geri kazanamadığı zaman yorgun ve halsiz bir durum yaşar. Bir bardak su için, sonrasında ofisin veya bulunduğunuz başka bir kapalı alanın dışına çıkın. Otoparka veya bahçeye çıkabilirsiniz. Birkaç dakikalık kısa bir yürüyüş yapın ve geri dönün. Geri döndüğünüzde 1 bardak su daha için. Temiz havanın verdiği enerji su ile birleşince, kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz!

Fındık: Bitkinliğe karşı çok etkili magnezyum ve selenyum içeren fındıklardan az miktar yemeniz yararlı olacaktır. 6-8 adet yiyeceğiniz fındık size yeteri kadar protein ve sağlıklı bitkisel yağ kazandırır. Bu ikili sayesinde tahmininizden daha fazla enerjik kalırsınız.

Kara Üzüm: Tıpkı kırmızı şarap gibi kan pıhtılarının birikmesini azaltıp daha iyi bir kan dolaşımı sağlar. Meyva şekerleri açısından zengindir, bir miktar C vitamini içerir ve saç ve cilt için de yararlıdır. Kan dolaşımını düzenlemesi sayesinde sizi bitkinlikten bir nebze koruyabilir. Ve elbette çok lezzetlidir!

Çalışmayan kaslar hastalık belirtisi



Kasların zayıflığı sonucu ortaya çıkan ağrılar, yaşamı olumsuz etkiliyor. Boyun ağrısı, omuza ve sırta yansıdıktan sonra bu ağrılara kol ağrısı da eklenebiliyor...

Fizyoterapist Nazlı Tütüncü, özellikle vücut kaslarının çalıştırılmamasının ilerleyen yıllarda bir çok hastalığa davetiye çıkardığını söyledi. Vücut kaslarının 2'ye ayrıldığını ifade eden Tütüncü, "Genellikle varlığını bilinçli olarak bildiğimiz kol ve bacak kaslarımızı sürekli kullanırken, gövde kaslarımızı ise gerektiği kadar ve çoğu zaman da yanlış kullanırız. Hatta kimi kaslarımızı hiç kullanmadığımız da olur" ifadelerini kullandı. İnsanlara bağlı olarak kasların da tembelleştiğini aktaran Tütüncü, kasların kullanılmasının yaşam kalitesini düşürdüğünü belirtti.

BEL VE BOYUN FITIĞI KAPINIZDA

Fıtık hastalığını ağrıların takip ettiğini aktaran Tütüncü, sözlerini şu şekilde sürdürdü: "Boyun ağrısı, omuza ve sırta yansır. İlerleyen dönemde bu ağrılara kol ağrısı da eklenir. Kola giden sinirlerin kökleri direkt olarak etkilenir.Bu belirtiler genel olarak yana doğru çıkmış boyun fıtıklarında görülür. Eğer ortaya doğru fıtık oluşursa, direkt olarak omuriliğe baskı yapar. Bunda da ikinci grup belirti olarak, boyundan aşağısında güçsüzlük, yürümede güçlük, ellerde beceri azalması, ince işleri yapamama, uyuşmalar ortaya çıkar. Kasların zayıflığı sonucu ortaya çıkan ağrılar, yaşamı olumsuz etkiler"

GÜNDE 15 DAKİKA

Hastalıklara yakalanmadan önlemlerinin alınması gerektiğini kaydeden Tütüncü, özellikle bilgisayar önünde çalışan kişilerin bu konuda daha dikkatli olması gerektiğini ifade etti. Nefes alıp vermekten omurgayı dik tutmaya kadar vücut için hayati önem taşıyan tüm hareketlerin gövde kasları tarafından yapıldığının altını çizen Tütüncü, sağlıklı olmak için günde 15 - 20 dakikanın vücut egzersizlerine ayrılması gerektiğini kaydetti.

Dizel kullanımı beyne zarar veriyor



Hollanda Zuyd Üniversitesi ile işbirliği yapan İsveç Umea Üniversitesi Profesörü Sandström, ortaya çıkan bulgulara göre dizel yakıtın insan beynine zararlı olduğunu açıkladı.

Yeni araştırmalar dizel benzin kullanan araçların egzozlarından çıkan gazların beyne zarar verdiği belirlendi. İsveçli araştırmacılar, "Beynin kalbe ve nefese etkisi olduğuna göre beyne zararın aynı zamanda kalbe ve ciğere de etkisi ve zararları var." şeklinde konuştu. Hollanda Zuyd Üniversitesi ile işbirliği yapan İsveç Umea Üniversitesi profesörlerinden Thomas Sandström, ortaya çıkan bulgularla ilgili olarak, "Dizel gazların beyne girdiğini görebiliyoruz. Bu da büyük bir başarı. Bu bilgiyle birlikte toplum daha egzoz gazlarına karşı daha dikkatli olmalılar. Özelikle de feribot ve kamyonlardaki insanlar." diye konuştu. Umea Üniversitesi'nde konuyla ilgili insan üzerinde yapılan deneyde yoğun egzoz bulunan yerde az bir süre kalınmış olunmasına rağmen yarım saat sonra beyinde ölçülür etki görüldü. Temiz havada bulunan başka bir grup denek insanda ise benzeri bir bulguya rastlanamadı. Sandström, "En ciddi olanı, beynin konsantre gücüyle birlikte başka fonksiyonlarında da azalma görülmesi. Beyin ki; vücuttaki tansiyonu, kalp ritmini ve nefesi ayarlıyor, beynin hasar görmesi demek, hassas insanlar için ölümcül olması demektir." şeklinde konuştu. Avrupa Birliği sağlık raporlarına göre, Volvo ve Saab gibi dev otomotiv sanayilerinin olduğu İsveç'te her yıl yaklaşık 3 bin 500 İsveçli hava kirliliğinden dolayı kalp ve ciğerlerinde yaşadıkları problemler nedeniyle erken ölüyor. Risk grubu olarak da kamyon şoförleri ve yoğun trafik bulunan bölgelerde yaşayanları insanlar gösteriliyor.

Bu yiyecekler acıktırıyor!...



Havuç, mısır, bezelye ve patates gibi glisemik indeks değerleri yüksek besinlerin sürekli açlık hissi yarattığını biliyor muydunuz?

Besinlerin, kan şekerini yükseltme hızlarına "glisemik indeks" adı veriliyor. Glisemik indeksi yüksek olan yiyecekler devamlı açlık hissi yaratıyor. Havuç, mısır, bezelye ve patatesin glisemik indeks değerleri yüksek olduğundan, faydalarına rağmen bu besinlerin dikkatli tüketilmesi gerekiyor.

Patates: Patates önemli bir C vitamini kaynağıdır. B6 vitamini, bakır, potasyum, manganez, triptofan ve diyet posası içerir. Patates yapısında bulunan bileşikler kan basıncını düşürücü etki gösterir. DNA sentezinden, kan hücrelerinin yapımına, hücreler arası iletişimi sağlayan fosfolipidlerin sentezlenmesine, kalp sağlığını korumaya, beyin ve sinir sisteminin aktivitesine, fiziksel performansın artırılmasına kadar pek çok işlevde görev alır. Ayrıca patates, özellikle kabuğuna yakın kısımlardaki yüksek posa içeriği ile kolesterolün düşürülmesine, kolon kanserinin önlenmesine yardımcıdır.

Havuç: Havuç önemli bir antioksidan kaynağıdır. A vitamini öncüsü beta karotenin çok önemli bir kaynağıdır. K ve C vitamini, diyet posası, potasyum, B6 vitamini, manganez, molibden, B1 ve B3 vitamini, fosfor, magnezyum ve folat içerir. Karotenoidler kalp hastalıkları riskini azaltan, özellikle gece görüşünü sağlayan, maküler dejenerasyona ve katarakt gelişimine karşı koruyucu etki gösteren önemli bileşenlerdir. Ayrıca karotenoid tüketimi pek çok kanser riskini azaltmakta, kan şekeri dengesini sağlamakta, insülin direncini ve yüksek kan şekeri düzeylerini olumlu etkilemektedir. Havuç kolon kanserine karşı da koruma sağlar.

Bezelye: Bezelye besin öğeleri yönünden zengindir. 8 vitamin(K, C, B1, B2, B3, B6, A, folat), 7 mineral (manganez, fosfor, magnezyum, bakır, demir, çinko, potasyum), diyet posası ve protein kaynağıdır. Zengin içeriği sağlığı olumlu etkiler. Kemik sağlığını koruyan önemli besin öğelerini içerir. Bezelye aynı zamanda folik asidin ve B6 vitaminin de önemli bir kaynağıdır. Yapısındaki K vitamini ile de kanın akışkanlığını sağlayarak kalp sağlığını korumaya destek sağlar. Bezelye içeriğindeki C vitamini ile de kanserlere karşı koruyucu etki gösterir.

Mısır: Mısır tiamin (B1 vitamini), folat, diyet posası, C vitamini, fosfor, manganez ve pantotenik asit (B5) içerir. İçeriğindeki zengin folat ve posa nedeniyle kalp hastalıklarına karşı koruma sağlar. Mısır, akciğer kanseri gelişim riskini önemli düzeyde azaltan beta-kriptoksantin yönünden zengindir. Tiamin için çok iyi bir kaynak olan mısır, hafızanın güçlenmesine yardımcıdır. Ayrıca strese karşı vücudun savunmasını sağlar.

Aspirin, kolon kanserini önlüyor



İzmir Kent Hastanesi Gastroenteroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ethem Tankurt, düzenli asprin kullanımının, kolon (kalın bağırsak) kanserini önlediğini söyledi.

Prof. Dr. Ethem Tankurt, ABD’de 40-75 yaşları arasında 47 bin 360 erkeği kapsayan ve geçen ay sonuçları açıklanan araştırmada, düzenli aspirin kullanımının kalın bağırsak kanserini önleyici rolü bulunduğu sonucuna varıldığını belirtti.

Aspirinin, kalın bağırsak kanserinden korunmak amacıyla kullanılabileceğini ifade eden Prof. Dr. Tankurt, şöyle konuştu:
“Korunma amacıyla kullanım, öncelikle yüksek riskli hastalarda yani 1. derece yakınlarında kolon kanseri görülen kişilerde ve bağırsaktan polip çıkartılmış kişilerde öneriliyor. Aspirin, kanserin öncül lezyonu olan bağırsak poliplerinin oluşmasını da azaltıyor. Ancak düzenli aspirin alacak kişilerin bir mide sorunu olmaması gerekiyor. Aksi halde ciddi mide kanamalarına yol açabilir. Bu nedenle önce midedeki sorunların tedavisi gerekli.”

Prof. Dr. Tankurt, kolon kanserine erken yakalanmamak için 50 yaşın üzerindeki her bireyin 10 yılda bir kolonoskopi kontrolü olmasının önerildiğini söyledi.

Mutlu evlilik tansiyona iyi geliyor



ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, mutlu evliliğin tansiyona iyi geldiği, stresli bir evliliğin ise bekarlıktan kötü olabileceği belirlendi. Daha önceki araştırmalarda ise evli insanların her halükarda bekarlardan daha sağlıklı olduğu saptanmıştı.

204 evli ve 99 bekar gönüllü üzerinde yapılan araştırmada, deneklere 24 saat üzerlerinde taşıdıkları, düzenli tansiyon ölçümü yapan cihazlar takıldı. Evli gönüllülere ayrıca evlilikleri hakkında bilgi almak için anket doldurtuldu.

Araştırma sonucunda, evliliklerinden tatminkar olanların tansiyon değerlerinin ortalaması daha düşük çıktı. Mutsuz evlilerin tansiyon değerleri ise bekar deneklere oranla yüksek çıktı.

Araştırmanın, tansiyon söz konusu olduğunda, evli olup olmamaktan ziyade evliliğin niteliğinin önemli olduğunu gösterdiği belirtildi.

Brigham Young üniversitesi öğretim görevlisi Julianne Holt-Lunstad, “Annals of Behavioral Medicine” dergisinde yayınlanan araştırmada, iyi ve kötü evlilikle bekarlığın uzun dönemde sağlık üzerindeki etkisini saptamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

‘Sinüzit şikayetine antibiyotik yazılmamalı’



Uzmanlar, doktorları yan etkileriyle hastayı daha da zayıf düşüren antibiyotikleri yazarken bir kez daha düşünmeye çağırıyor...

“Doktorlar sinüzit şikayetiyle gelen her hastaya antibiyotik yazmamalı”. Saygın tıp dergisi Lancet’te yer alan uyarıya göre, sinüzitin tedavisinde antibiyotiklerin çoğu zaman etkisi olmuyor.

İngiltere’de yürütülen 9 deneysel çalışmaya dayanan araştırma, doktorlara bir uyarı niteliğinde. Tıp dergisi Lancet’te yayımlanan araştırmaya göre, antibiyotikler sinüzit tedavisinde çoğu zaman beklenen iyileşmeyi sağlamıyor...

Uzmanlar bu durumu şöyle açıklıyor:
Yetişkin nüfusun her yıl yüzde 1 ila 5’i yüz kemiğindeki boşlukları dolduran sinüslerin iltihaplanması anlamına gelen sinüzite yakalanıyor.

Ağrı ve yüksek ateşle seyreden rahatsızlığın tedavisinde sık sık antibiyotiklere başvuruluyor.

Genellikle doktorlar, bir haftadan uzun süren sinüzit şikayetlerinde hastalığın bakteriyel olduğunu düşünerek antibiyotik yazıyor.

2 bin 600 kişi üzerinde yapılan araştırmaysa, hastalığın süresinin hastanın antibiyotiklere olumlu tepki vereceği anlamına gelmediğini ortaya koydu.

Bununla birlikte uzmanlar, araştırmanın hiçbir sinüzit hastasının antibiyotiklerle iyileşemeyeceği anlamına gelmediğini vurguluyor.

Ancak yan etkileri ve bağışıklık sisteminin direncini düşürmesi nedeniyle her hastaya, özellikle de şikayetlerin başladığı ilk günlerde bilinçsizce antibiyotik yazılmaması gerektiğini belirtiyorlar.

Seks hakkında bilmek istediğiniz herşey



“Ne nedir, neden olur? Peki niye öyledir?” gibi seksle ilgili sorularınız mı var? İste sorularınızın yanıtları. Aklınızda soru işareti kalmasın!

Cinsel yaşam, insanlığın en karanlık kalan yanlarından biri. Utanç duygusuyla korkuların birleşimi, cinselliğin her tür gerçek dışı söylentiyle birleşmesine neden oluyor. Kulaktan dolma bilgiler, uydurulmuş öyküler, cinsellik bir sır gibi fısıldandığı sürece, gerçeğin yerini alıyor.

İşte size gerçek bilgiler... Belki, merak edip soramadığınız, belki yalan yanlış bilgiler yüzünden yanlış bildiğiniz soruları derledik.

G noktası nerededir?
Yüzyılın en önemli keşiflerinden birinin adı “G noktası”. 1940 yılında Alman jinekolog Dr. Ernst Granfenburg tarafından adı konulan bu nokta, daha doğrusu alanın, kadının en erojen bölgelerinden biri olduğu iddia ediliyor. Vajina duvarında, yaklaşık 5 cm derinlikte bulunan ve bir noktadan çok bir alan diyebileceğimiz G noktasının orgazmı kolaylaştırdığı söyleniyor. Niye bir söylenti gibi aktardığımıza gelince; bu bölgeyi bulmak için, Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfederken harcadığı enerjiyi gözden çıkarmalısınız. Çünkü, Kutup Yıldızı’nın gökyüzündeki yerini bilmeniz, onu her gece gökyüzünde görebileceğiniz anlamına gelmez. Partnerinizle birlikte bu duyarlı bölgeyi bulmak için çeşitli pozisyonlar deneyebilirsiniz.

G noktası sadece kadınlara özgü bir erojen bölge midir?
Erkek de kadının uyarıldığı bölgelerden uyarılabilir. Örneğin göğüs uçları, kulak içleri, ense, kadında da erkekte de ortak erojen bölgelerdir. Erkeklerde, kadınlardaki G noktasına karşılık gelen bölge, testislerle anüs arasında bulunur. Erkeklerin G noktasını bulmak kolaydır. Ancak, çoğu zaman erkekler anüslerine yakın dokunulmasından hoşlanmadıklarından, buna izin vermeyebilirler.

Penis, gerçek büyüklüğüne ne zaman ulaşır?
Erkek cinsel organları, 17 yaşında normal büyüklüğüne ulaşır. Erkekler, 10-13 yaşlarıda ergenlik dönemine girdiklerinde, penisleri de diğer organları gibi, gelişmeye ve büyümeye devam eder. Bu büyüme 17 yaşına gelinceye kadar sürer. Bir erkeğin ergenliğe girmesiyle, cinsel gelişimini tamamlaması aynı şey değildir.

Penisin normal büyüklüğü nedir?
İşte erkeklerin daha çok küçük yaşlardan itibaren cevabını aradıkları can alıcı bir soru. Bu normal ölçü arayışının başlıca sebebi, bu çıtanın altında mı, yoksa üstünde miyim kaygısı. Bu sorunun cevabı “Partnerini mutlu eden penis, normal penistir” diye verilebilir. Bütün penisler erekte olduğunda uzar. Ancak, daha matematik bir cevap istiyorsanız, 13-15 cm kadar diyebiliriz. Şimdiye kadar tıbbi kayıtlara geçen en uzun penisin 33,5 cm uzunluğunda ve 15 cm çapında olduğu belirtiliyor. Şunu söyleyelim; çok büyük penis insana sadece problem getirebilir. Neden derseniz; 1. Vajinadan daha uzun ve geniş bir penis, acı verebilir. 2. Penis büyüdükçe, ereksiyon zorlaşır.

Uzunluk mu önemlidir, genişlik mi?
Siz söyleyin, hangisi? Erkeklerin uzun penis takıntısını boşverin. Bakın Seks Terapisti Julie Gole ne diyor:
“Eğer ideal bir penis tasarımı yapabilseydik, bu kapı tokmağı gibi, “kısa ve kaim olurdu.”

Prezervatif kullanırken bebek yağı kullanılmalı mı?
Kayganlığı arttırıcı yağlar prezervatifi olumsuz etkileyebilir. Yağ bazlı vazelin, el kremi, dudak parlatıcısı, ruj gibi maddeler, prezervatifi zayıflatabilir. Bu tip ürünler kullanmak yerine özel hazırlanmış ve prezervatifle kullanılabileceği belirtilmiş maddeler kullanın. Ya da ön sevişme süresini uzatın.

AIDS, oral seksle bulaşır mı?
Olabilir. HIV virüsünün bazı vücut sıvıları ve kanla bulaştığı herkesçe biliniyor. Oral seks sırasında ağzınızın içindeki mikroskobik kesikler, dişetlerinizdeki küçücük bir yara virüsün vücudunuza girmesine neden olabilir. Sadece HIV değil, herpes virüsü ve pek çok cinsel hastalık, oral seks sırasında bulaşabilir.

Regl döneminde seks güvenli midir?
Hayır. Hamile kalabilirsiniz. Yoksa siz vajina içinde spermin 5 gün boyunca canlı kalabileceğini hâlâ öğrenemediniz mi? Regl döneminin tehlikesiz olduğunu düşünüp hamile kalmak çok acı bir sürpriz olabilir. Unutmayın, bazı kadınlar, cinsel ilişki sırasında bile yumurtlayabilirler!

Bazen seks neden acı verir?
Vajinal sıvının yeterli olmadığı durumlarda, eğer bir kayganlaştırıcı da kullanmadıysanız, doğacak tahrişlerden ötürü seks acı verebilir. Seks sonrası küçük ağrılar genellikle problem yaratmayacak cinstendir. Ancak, ağrı sürekli hale geliyorsa ve her birleşme sırasında ve sonra yineleniyorsa, mutlaka doktora görünün. Çünkü bu tip ağrılar vajinal kistlerin ve yaraların habercisi olabilir. Birleşme sonrası kaşıntı ve tahriş yaşıyorsanız, belki de meni alerjiniz vardır. Siz siz olun, işinizi şansa bırakmayın ve doktora görünün.

Klitoris seksten sonra neden hassaslaşır?
Klitoris, bir aysberge benzer... Yani göremediğiniz tarafları, gördüğünüzden çok daha fazladır. Erkeklerdeki penise benzer bir yapısı vardır. Seks sırasında içindeki kılcaldamarlar kanla dolar. Dokunulmaya karşı duyarlılığı artar.

Orgazm sonrası kendimizi neden daha iyi hissederiz?
Orgazm, damarlarımızdaki kan akışını hızlandırır ve dolaşımı canlandırır. Meditasyon kadar etkili bir rahatlama yöntemidir. Bungee Jumping yapmış birinin yere ayak bastığı andaki rahatlama hissini düşünün. Orgazm, biraz da buna benzer.

Menide kalori var mı?
Evet. Bir boşalımlık menide yaklaşık 25 kilojul vardır.

Neden meni bazen koyudur?
Eğer partnerinizin menisi koyuysa buna sevinin. Çünkü bilin ki, kendisini size saklamıştır. Erkeğin ilişki sıklığına bağlı olarak menisinin kıvamı değişir.

Kadınlar da boşalır mı?
Bu da çok tartışılan ve cevabı çok merak edilen bir konu. Kimilerine göre kadınların yüzde 40”ı erkekler gibi boşalıyor. Ancak, bunun normal vajina sıvısı mı, yoksa G noktasının orgazma katkısı mı olduğu konusu henüz kesin değil. 1988 yılında Slovakya’da yapılan bir araştırmada, kadınların G noktalarına baskı uygulanmış, sonuçta bazı kadınlarda bir boşalma görülmüş.

Neden penis bazen yana yatar?
Bazı durumlarda erekte olmuş penislerin, bir tarafa doğru yattığı görülür. Bu normal bir durumdur. Penisler de tıpkı diğer organlar gibi, her insanda farklı özellik gösterir. “Peyronie”s disease” adı verilen ve peniste nedeni belli olmayan hücre çoğalmasına sebep olan ağrılı bir hastalık da penisin çarpık durmasına neden olabilir.

Penis kırılabilir mi?
Evet. Ereksiyon halindeki bir penis, baskı altında kırılabilir. Çok ağrı verici olan ve doktor müdahalesine gerek duyulan bu durum, erkekler için çok ciddi bir sorun olabilir. Bu tatsız durumu yaşamamak için, dikkatli olmak da fayda var.

Erkekler orgazm taklidi yapar mı?
Evet. Ereksiyon olması ille de boşalacağı anlamına gelmez. Hatta belki başı ağrıyordur çok yorgundur ya da havasında değildir. Sadece sizi kırmaktan çekindiği için sizi geri çevirememiştir. Orgazmdansa orgazmı taklit etmeyi tercih edebilir.

Seks sırasında komik sesler mi çıkıyor?
Evet, kimi zaman böyle şeyler olabilir. Hatta gaz kaçırmak bile mümkün. Bunu seksin doğal sürecinin bir parçası olarak kabul edebilirsiniz.

İspanyol seksi nedir?
“French Kiss”ten sonra bu da ne oluyor?” demeyin. Çok özel bir tarafı yok. Normal bir ilişkiden farkı, erkeğin, kadının göğüsleri üzerine boşalması. Her duruma isim takmak ve bir millet patenti vermek isteyenlerin koyduğu öylesine bir isim kısacası.

Penis neden mavileşir?
Yüzüstü pozisyonda, penise daha fazla kan gitmesi, penisin mavileşmesine neden olabilir. Boşalma sonrası ya da ereksiyonun sona ermesi halinde, penis tekrar gerçek rengine döner. Eğer çok rahatsız oluyorsanız bakmayın. O rahatsız oluyorsa, bir doktora görünsün. En azından içi rahat eder.

Utanmayın, bağırsak kanserinden korunun

Kalın bağırsak kanserinin hastalık gelişmeden önlenebilen bir kanser türü olmasına rağmen, hastaların çoğunun makattan yapılan testi “namus meselesi” olarak gördükleri için hekime ileri evrede başvurdukları belirtildi.

Özel bir hastanenin Kalın Bağırsak Hastalıkları Tanı ve Tedavi Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Ayhan Kuzu, gelişmiş ülkelerde her yıl Mart ayında kalın bağırsak kanseriyle ilgili bilinçlendirme çalışmaları yürütüldüğünü söyledi. Türkiye’de de bu kanser türüyle ilgili halkın bilinçlendirilmesi gerektiğini ifade eden Kuzu, sorumlusu bulunduğu merkezde bu yönde çalışma yürüttüklerini söyledi.

İnsan vücudunda görülen diğer kanserlerden farklı olarak kalın bağırsak kanserinde erken tanıyla tam şifa elde edilmesinin mümkün olduğunu kaydeden Kuzu, “Daha da önlemlisi, kalın bağırsak kanseri önlenebilen bir hastalıktır” dedi. Kalın bağırsak kanserinin ülkede hem kadın hem de erkekte sık görülen bir kanser türü olduğunu anlatan Kuzu, hastalığın kadında meme, erkekte ise akciğer kanserinden sonra görülme sıklığı en yüksek kanser türü olduğuna işaret etti. Kuzu, kalın bağırsaktaki “polip” denilen oluşumların kanserli yapıya dönüşmemesi için bunların temizlenmesinin çok önemli olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:
“Tüm vücudu kaplayan deri gibi kalın bağırsağın da içini örten bir tabaka vardır. Bu tabakayı oluşturan hücrelerin çoğalması sonucu gelişen ve bağırsak kanalı içine doğru büyüyen kabartı ve şişliklere polip denir. Bu polipler zaman içinde büyürler ve bazılarında kanserleşme ortaya çıkar. Bu değişim 8-10 yılı bulur. Her polip kanserleşmez ama hangi polibin kanserleşeceğini bağırsaktan çıkarmadan anlamak mümkün değildir. Bu nedenle poliplerin kalın bağırsaktan çıkarılarak incelenmeleri gerekir. Kalın bağırsak kanserlerinin yüzde 90’ından fazlası polip zemininde geliştiği için bunların ihmal edilmemesi gerekir.”

50 yaşın üzerindekilerle ailesinde bağırsak kanseri veya polibi bulunanların yanı sıra, ülseratif kolit, crohn hastalığı, meme, yumurtalık ve rahim kanseri olanların yüksek risk grubuna girdiğini belirten Kuzu, “Kalın bağırsak kanserinin gelişmesi, ancak risk grubundakilerin taranmasıyla önlenebilir” diye konuştu.

TARAMA TESTLERİ ŞİKAYET YOKKEN YAPILMALI
Çoğu kalın bağırsak polibinin belirti vermediğini, bunların kalın bağırsağın radyolojik veya endoskopik incelenmesi sırasında tesadüfen bulunduğunu bildiren Kuzu, şunları söyledi:
“Tarama testleri hiç bir şikayet yokken, her şey normalken yapılmalıdır. Kalın bağırsak polip ve kanserleri, çoğu kez iyice büyüyene kadar belirti vermez. Tarama yöntemi, belirtisi olmayan bir hastada kalın bağırsak kanserine dönüşebilecek bir hastalığı ortaya koymak için yapılan bir veya daha fazla testi içerir. Tarama yöntemlerinin öncelikli amacı, kanser gelişmeden önce poliplerin tespiti ve çıkarılmasıdır. Böylece kanser gelişimi önlenmiş olur.”

Tarama testlerinin dışkıda gizli kan testi, sigmoidoskopi/kolonoskopi, bağırsak filmi ve sanal kolonoskopiyi kapsadığını ifade eden Kuzu, “Ülkemizde makattan yapılan tarama testi namus meselesi olarak görülüyor. Bu nedenle hastaların yüzde 95’i bundan kaçındıkları için ileri evrede hekime başvuruyor. Test yaptırmaktan utanmayın, kalın bağırsak kanserinden korunun” diye konuştu.

ERKEN TANIYLA TEDAVİ EDİLEBİLİR
Kalın bağırsak kanserinin erken tanıyla tam olarak tedavi edilebildiğini vurgulayan Kuzu, “Erken evrede yakalanan kalın bağırsak kanserinin tedavisinde sadece cerrahi müdahale yeterliyken, ileri evredeki kalın bağırsak kanserinin tedavisinde cerrahi müdahaleye ek olarak ilaç tedavisi (kemoterapi) ve ışın tedavisi (radyoterapi) gerekebilir” dedi.

Menopoz sonrasında kalp hastalıkları artıyor



Türkiye’de kadınlarda kalp hastalıklarında ciddi oranda artış olduğu, özellikle menopoz sonrasında kalp ve damar hastalıklarının görülme sıklığının erkeklere yakın düzeye geldiği belirtildi.

“Menopoz sonrasında kilo alma, kan basıncında yükselme, kandaki kolesterol değerlerinde artış gibi kalp hastalıklarına zemin hazırlayan önemli değişiklikler olabiliyor” diyen Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, kadının, kalp hastalığından ölüm riskinin, meme kanseri ve trafik kazasından çok daha yüksek olduğunu ifade etti. Tokgözoğlu, Türkiye’de kadınlarda 30’lu yaşlardan itibaren, diyabet, obezite ve hipertansiyon görülme oranının yükseldiğini de vurguladı.

Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, kalp damar hastalıklarının erişkinlerde birinci sırada gelen ölüm nedeni olduğunu söyledi. Kalp damar hastalıklarının daha çok erkeklerde görüldüğünü belirten Tokgözoğlu, son yıllarda çeşitli etkenlere bağlı olarak kadınlarda da ciddi oranda artış olduğuna dikkati çekti.

Tokgözoğlu, kadınlarda daha çok meme kanserinden korkulduğunu ancak kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin, trafik kazalarına ve meme kanserine bağlı ölümlerden çok daha fazla olduğunu kaydetti.

Kadınlarda, kalp hastalıklarının görülme sıklığının, genetik özellikler, kolesterol yüksekliği, obezite, hipertansiyon ve diyabet gibi hastalıklara bağlı artış gösterdiğini ifade eden Tokgözoğlu, “Ortalama yaşam süresinin uzaması, hareketsiz yaşam tarzı, sigara kullanımı, beslenme biçimi ve stres gibi modern çağın olumsuz getirileri de önemli risk faktörleri arasında bulunuyor” dedi.

“HASTA SAYISININ YÜZDE 7 ARTMASI ÖNGÖRÜLÜYOR”
Tokgözoğlu, Türkiye’de kadınlarda 30’lu yaşlardan itibaren, kalp hastalıklarına zemin hazırlayan diyabet, obezite ve hipertansiyonun görülme sıklığının arttığına işaret ederek, “Bu risk faktörlerinin artmasına bağlı olarak önümüzdeki 10 yıl içinde kalp damar hastası sayısının geçmiş yıllara oranla yüzde 7 kadar artmasını öngörüyoruz” diye konuştu.

Kadınların damar yapılarının erkeklere göre çok daha ince olduğunu belirten Tokgözoğlu, özellikle çok sigara içen kadınlarda damar daralmadığı halde damar yapısının bozulması nedeniyle kalp krizi riskinin söz konusu olabildiğini söyledi.

Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, kalp hastalığı bulunan kadınlarda stent, balon veya by-pass gibi tedaviler sonrası komplikasyon gelişme ya da damarların tekrar tıkanması riskinin erkeklere göre daha fazla olduğuna dikkati çekerek, “Kalp krizi geçiren kadınlarda ölüm oranı erkeklere göre daha yüksek. Kalp hastalıkları, kadınlardaki ölümlerin yaklaşık yarısından sorumlu ve tüm kanser ölümlerinin neredeyse iki katı” diye konuştu.

Tokgözoğlu, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 22 Avrupa ülkesinde 14 bin hasta üzerinde yapılan “EUROASPIRE” araştırma sonucuna göre, “Türkiye dahil tüm Avrupa’da, kalp hastalığı yerleşmiş kişilerde tansiyon, şeker ve şişmanlığın kadınlarda daha fazla olduğu belirlendi” dedi.

Araştırmada, kalp hastası olan kadınlarda stres ve gerginlik (anksiyete) değerinin erkeklere göre daha yüksek olduğunun tespit edildiğini belirten Tokgözoğlu, gerginlik değerinin kalp hastası kadında yüzde 44, erkekte ise yüzde 26 çıktığını söyledi.

“MENOPOZ SONRASINDA ARTIŞ GÖRÜLÜYOR”
Tokgözoğlu, kalp hastalıkları açısından 40’lı yaşlara kadar erkeklerin kadınlara göre en az 3-4 kat daha fazla yüksek risk altında olduğunu, ancak menopoz sonrasında bu farkın kapanmaya başladığını söyledi.

Kadınların, menopoz öncesi dönemde kalp ve damar hastalıklarından büyük ölçüde korunabildiğini belirten Tokgözoğlu, şunları kaydetti:
“Menopoz sonrasında kilo alma, kan basıncında yükselme, kandaki kolesterol değerlerinde artış gibi kalp damar hastalıklarına zemin hazırlayan önemli değişiklikler olabiliyor. Kadın, bu gibi nedenlerden dolayı, kalp damar hastalıklarına karşı daha savunmasız olabiliyor. Menopozdan önce kadında şeker hastalığı varsa, sigara kullanıyorsa ya da şişmansa, menopoz sonrasında kalp sorunu yaşama olasılığı daha da artıyor.”

“KADINLARDA FARKINDALIK ORANI ÇOK DÜŞÜK”
“Kadının, kalp damar hastalıklarına karşı farkındalığının az olmasına bağlı olarak hekime başvurma ihtimalinin de düşük olduğu” görüşünü savunan Tokgözoğlu, kadınlarda kalp hastalığının belirtilerinin erkeklere oranla daha silik olduğunu söyledi.

Tokgözoğlu, kadının kalp ve damar hastalıklarının belirtilerini menopoz bulgularıyla, yorgunlukla, stres ya da gerginlikle karıştırabildiğini belirterek, “Hekimlerin bile kadınlarda kalp hastalığı olabileceğini düşünülme ihtimali, erkeklere göre daha düşük oluyor” dedi.

Yaşam süresinin uzamasına bağlı olarak mevcut risk faktörlerinin görülme sıklığının da arttığını vurgulayan Tokgözoğlu, şöyle devam etti:
“Yaşam tarzını çok iyi programlamak lazım. Çocukluk döneminde damak tadı gelişmeden sağlıklı bir diyet alışkanlığı kazandırılmalı. Hastalık tanısı konulduktan sonra da çok geç olduğu düşünülmemeli ve hemen önlem alınmalı. Şişmanlık ve hareketsizlikten uzak durulmalı, ideal kiloya ulaşılmalı ve bu kilo korunmalı. Tercihan 5, en az 3 gün 20 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı. Sağlıklı ve düzenli beslenme türü benimsenmeli. Doymuş hayvansal yağlar mümkün olduğu kadar az tüketilmeli, antioksidan içeren meyve ve sebze yenilmeli. Zeytin ya da ayçiçek yağı kullanılmalı. İşlenmiş ve hazır gıdalardan kaçınılmalı. Mümkün olduğunca lifli ve tahıllı besinler tüketilmeli, kepek ekmeği beyaz ekmeğe tercih edilmeli. Sakatatlardan uzak durulmalı. Fazla tuz tüketilmemeli, gençlikte tüketilen tuz bile ilerde kan basıncını etkiliyor, hipertansiyon eğilimi artıyor. Bu da kalp krizi riskini tetikliyor. Ara sıra yoğun diyetler yerine sürekli sağlıklı beslenme seçenekleri kullanılmalı ve bu artık yaşam biçimi haline dönüştürülmeli.”