Tanım
Tekrarlayan gebelik kaybı;gebeliğin ilk üç ayında ardarda enaz üç kez ortaya çıkan kendiliğinden olan düşüklere verilen addır. Çiftlerin yaklaşık %2'sinde bu sorun vardır. Bu durumun tanı ve tedavisi üremeyle ilgilenen tıp dallarının en güç konularından birini oluşturur.
Etyoloji (Sebepler)
Tekrarlayan düşük nedenlerini;
1. Uterus (Rahim) yapısal bozuklukları ve serviks (rahim ağzı) yetersizliği
2. Endokrin (hormonal) bozukluklar
3. Enfeksiyon hastalıkları
4. Kromozomal bozukluklar
5. Otoimmün hastalıklar (Bağışıklık sistemi hastalıkları)
6. Çevresel ve diğer faktörler
olarak sıralayabiliriz. Herbirini ayrı ayrı ele almak gerekir.
1) Uterus (Rahim) yapısal bozuklukları ve serviks (rahim ağzı) yetersizliği
Rahim ağzı yetersizliği özellikle gebeliğin 4. ve 6. ayları arasında rahim ağzının sancısız bir şekilde açılması ve gebelik zarlarının yırtılmasıyla yaşayamayacak bir fetusun dışarı atılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Uygulanan tedavi genellikle cerrahidir. Üçüncü ayın sonunda rahim ağzına usulüne uygun şekilde dikiş konur(McDonald ve Shirodkar ameliyatları buna örnektir).
Uterusun yapısal bozukluklarıysa myom, rahim içi yapışıklıklar, rahim içinde bir bölmenin olması (Uterin septum), çift uterus (Uterus didelfis) ve diğer şekil bozukluklarıdır. Tekrarlayan gebelik kaybı olanlarda bu bozuklukların sıklığı %10-15'tir. Bu bozukluklar damarlanmayı kötü yönde etkileyerek yada uterus boşluğunun boyutlarını küçültüp, değiştirerek, fetusun yerleşeceği bölgeyi uygunsuz hale getirmektedir. Bu anormalliklerin cerrahi olarak düzeltilmesi düşük oranlarını azaltmaktadır.
2) Endokrin (hormonal) bozukluklar
Esasen üç tür bozukluk tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olarak akla gelmektedir. Bunlar diyabet hastalığı, tiroid bezi hastalıkları, adet düzeniyle ilgili bozukluklardır.
Kontrol altındaki diyabet hastalığının düşük riskini arttırmadığı iyi bilinir; yani gebe kalan bir diyabet hastasının kan şekeri iyi bir şekilde kontrol edilirse düşük ihtimali artmamaktadır.
Tiroid hastalığının gebelik kaybına neden olduğuna dair bilimsel kanıtlar yetersizdir. Bu nedenle tekrarlayan düşüğü olanlarda tiroid homonlarına bakılmasının şart olmadığı söylenmektedir.
Adet düzeniyle ilgili bozukluklar çoğunlukla ovulasyon yani yumurtlamayla ilgili aksaklıklarda görülür. Özellikle gebeliğin devamı için gerekli olan progesteron hormonunun yetersizliğine yol açan bozuklukların tekrarlayan düşüklere neden olabileceği düşünülmektedir. Tanı rahim iç zarından alınan biopsilerle konur. Tedavisiyse eksikliğin ortaya çıkmaya başladığı dönemde bu hormonun yerine konmasıdır.
3) Enfeksiyon hastalıkları
Virüs ve bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların gebelik kaybına neden olabileceği düşünülmektedir. Listeria monocytogenes, Toksoplasma türleri, Mycoplasma hominis, Ureaplasma urealiticum bu mikroorganizmalardan en sık görülenlerdir. Ne varki bunların tek bir kez düşüğe neden olduğu bilindiği halde tekrarlayan düşük sebebi oldukları tam olarak kanıtlanamamıştır.
4) Kromozomal bozukluklar
Tekrarlayan düşüklerde çiftlerin %5'inde anne-babaya ait kromozomal bozukluk bulunmuştur. Bu sıklık genel toplumdakinden belirgin bir şekilde yüksektir. Düşük tekrarını öngörmede çiftlerde genetik inceleme yapılması yardımcı olabilmektedir. Edinilen bulgular genetik danışmanlıkta dayanak oluşturmaktır. Düşük materyalinin kromozomal analizi de tedavi yönteminin başarısızlığı araştırılırken yararlı olmaktadır.
5) Otoimmün hastalıklar(Bağışıklık sistemi hastalıkları)
1980'li yıllarda araştırmacılar anti-fosfolipid antikoru denen, vücutta normalden sapma sonucunda oluşan, savunma sisteminin düzenlenmesinde etkili olan fakat tam olarak tanımlanamayan bir faktörün uyarısıyla yapılan oluşumların tekrarlayan düşük nedeni olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bu maddeler ile fetus ölümü arasında net ilişkiler saptanmıştır. Bunların etki mekanizması; plasentanın yetersiz kanlanmasına yol açan damar bozuklukları oluşturmasıdır. Bu tür hastaların canlı bebek sahibi olabilmeleri için steroid tedavisi, düşük doz aspirin tedavisi antikoagulan denen heparin adlı bir maddeyle tedavisi gerekebilmektedir.
6) Çevresel ve diğer faktörler
Gebelik kaybı anne yaşıyla artmaktadır. 35 yaş üzeri kadınlarda genç kadınlara oranla normal gebelik ihtimali büyük ölçüde azalır. 40 yaşın üzerindeki kadınlarda düşük riski %50'ye yaklaşır. Kadınlar bu riskler konusunda eğitilmelidir.
Kadınların işe başlamasının düşük riskini artırmadığı İskandinav ülkelerindeki çalışmalarda gösterilmiştir. Bununla birlikte hastaların çalıştıkları yerde gebeliği riske sokacak kimyasallarla karşılaşmadıklarından emin olmak gereklidir.
Sigara ve alkol kullanımı düşük riskini artırmaktadır. Pasif sigara dumanına maruziyetin etkisi hakkında net bilgiler yoktur.
Psikolojik faktörler güç incelenebildikleri için tekrarlayan düşük nedeni olup olmadıkları net değildir.
Tekrarlayan Gebelik Kaybı Olan Hastaların Takibi
Tekrarlayan gebelik kaybı olan hastayı ele alırken en önemli yaklaşım eğitim ve destektir. Hastalar çoğunlukla herhangi bir bulgu olmasa da kaybın anne yaşıyla birlikte artacağı konusunda eğitilmeli, erken doğum ve dış gebelik gibi diğer gebelik komplikasyonlarının artmış riski altında olduklarını bilmelidirler. Sağlıklı bir gebeliğin zarar görmesinin zor olduğu ve normalde rahim kramplarının artmasına neden olan cinsel ilişki ve egzersiz gibi aktivitelerin sağlıklı bir gebeliği bozmayacağını söylemek yararlıdır.
Değerlendirmeye başlamak için bir çiftin başından geçen düşük sayısı kısmen klinik pratiğe ve gerekli testlerin maliyetine bağlıdır. Genellikle 35 yaş altındaki kadınlarda üç düşükten, daha ileri yaştakilerdeyse iki düşükten sonra laboratuar çalışmaları yapılmalıdır. Bu laboratuar yükünü ve sağlık hizmetlerinin maliyetini belli oranda azaltmak içindir. Bununla birlikte bazen bir çift uzun bir zaman beklemek isterken bir başkası tüm araştırma programının ilk düşükten sonra uygulanmasını isteyebilir.
Düşük yapan çiftler tam bir değerlendirme ile başarılı bir tedavi sonrasında gebe kalınca ilk üç ayda yoğun doktor desteğine ihtiyaç duyarlar.
Ultrasonografik olarak 8. gebelik haftasında kalp atımının saptanmasının düşük riskini %3-5'e düşürdüğü konusunda çiftler bilgilendirilmelidir. Bu çiftlere bir hedef ve korkularını bebeği kollarına alana kadar ertelemelerine yardım eder.
Tekrarlayan Gebelik Kayıpları
Oral Seks ve Ağız Kanseri
Oral seks, ağız tümörlerine yol açabiliyor. Son yapılan bir araştırmaya göre insan papilom (meme başı gibi çıkıntılar yapan selim tümörler) virüsü ağız kanserine yol açabiliyor. Bilim adamları uzun süredir papilom virüsünün ağız kanserine neden olduğundan kuşkulanıyordu. İyi haber bu riskin çok küçük olması. Ağız tümörü her yıl 10.000 kişiden birinde görülüyor. Ve bu vakaların pek çoğu sigara ve içkiye bağlı olarak ortaya çıkıyor.
İnsan papilom virüsü (HPV) cinsel yolla geçen virüslerin en yaygını. Bu virüsün servikal kansere (rahim boynu kanseri) yol açtığı biliniyor. Bazı araştırmalar bu virüsün ayrıca ağız ve anal kanserlerine de neden olabileceğine işaret ediyor.
Fransa, Lyon'daki Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu'nda çalışan bilim adamları ağız kanserine yakalanmış l670 deneği, l732 sağlıklı denekle karşılaştırdı. Hastalar Avrupa, Kanada, Avustralya, Küba ve Sudan'da yaşıyordu. Servikal kanserlerde görülen HPV-l6 olarak bilinen virüs, ağız kanserlerinde de tespit edildi.
HPV-16 virüsü taşıyan ağız kanserli hastaların arasında oral seks yaptığını açıklayanların sayısı, tümörlerinde HPV-16 virüsü bulunmayan hastalara oranla 3 misliydi. Virüsün kanserlere nasıl yol açtığı konusunda kadın ve erkekler arasında bir fark saptanmadı.
Söz konusu araştırmanın sonuçları "Journal of the National Cancer Institute" isimli bilim dergisinin aralık sayısında yayınlandı.. Bu sonuçlar HPV ile ağız kanseri arasındaki ilişkiyi kesinleştirdi.
Jenital (cinsel organ) HPV enfeksiyonu çok yaygındır. ABD'deki 25 yaşındaki kadınların yaklaşık üçte birinde bu virüs mevcuttur. Bu enfeksiyonların yalnızca yüzde 10'u kansere yol açan türdendir. Bu virüsü taşıyan kadınların yüzde 95'i bu enfeksiyondan bir yıl içinde kurtulur. Ancak bu bile niçin bu kadar az sayıda insanda kanserin geliştiğini açıklayamıyor.
Bu son bulgular ağız kanseri tedavisini de kolaylaştıracak. Dolayısıyla virüs kaynaklı ağız kanserli hastalara antiviral ilaçlar vermek iyileşme olasılığını artırabilir. Bu arada önlem olarak aşı üzerinde çalışmalar yapılıyor. Aşıların ağız enfeksiyonunun yanı sıra jenital enfeksiyonlara da iyi geleceği umut ediliyor.
Menopoz
Menopoz kelimesi, yunanca aylık anlamına gelen men ve kesilme anlamındaki pause kelimelerinden gelir ve beklenmedik bir olay değildir. Yeterince yaşayan her kadının ardarda gelen doğal ve normal yaşam evrelerinden biridir.
Anne kız çocuğa gebe kaldığında, çocuğun sahip olacağı yumurta sayısı matematiksel olarak belirlenir. Çok az olguda bu sayı farklı olur. Gebeliğin hemen başında bu sayı 6-7 milyon kadardır. çocuk doğuncaya kadar geçen süre içinde doğal seçimle bu sayı azalır. Doğum esnasında her kız çocuğunun 400 000 – 500 000 yumurtası vardır. Bu sayı sabittir ve artık geri sayım başlamıştır. Yumurtalar yumurtalıklarda ergenlik çağına yani adet görme yaşına kadar sakin, sessiz beklerler. Bu dönemde vücudun gelişmesi ile paralel olarak cinsiyet ile ilgili hormon salgıları başlar ve artık yumurtalar bu salgıya olgunlaşarak cevap verirler. Düzenli adetler yumurta olgunlaşması ve her ay kadın vücudunun gebeliğe hazırlığını gösterir. Her adet döneminde yaklaşık 900 – 1000 yumurta olgunlaşma çabasına girişir, ancak bunlardan sadece biri, pek nadiren de ikisi yeni bir canlı oluşturabilecek kadar olgunlaşır ve döllenmek üzere yumurtalık dışına atılır. Geri kalanlar, yani seçilemeyenler bulundukları yerde telef olurlar. Bu matematiksel hesaba göre hanımlar yaşamları boyunca 400 – 500 adet kanaması geçirecek demektir, çünkü yumurta sayısı ancak bu kadarına izin verir. Bu zaman olarak hesaplandığında 30 ila 40 yıllık bir dönem demektir. 10 – 12 yaşlarında adetlerin başladığını düşünürsek yumurtaların tükeneceği yaşı bulmak zor olmayacaktır. Bu yaş antik çağdan beri değişmemiştir ve hesaba göre 50 – 52 olarak belirmektedir. Sigara içen hanımlarda bu durum 5 – 7 yıl önce gelişir. Bu yaşlarda hanımların son kez yaşadıkları adet kanamasına da menopoz denir.
Menopoz, kadınlarda genellikle 45-50 yaşları arasında yumurtalıkların görevini eskisi gibi yapamamasına bağlı olarak adetten kesilmeye verilen addır.
Menopoz bir hastalık değil, yalnızca yaşamın bir dönemidir.
Menopoz, kaçınılmaz bir yazgı değildir. İyi bir tedavi ile bu dönemi sorunsuz geçirebilirsiniz.
Menopozun ilk belirtileri; adet düzensizlikleri, uykusuzluk, gerginlik, ateş basması, çarpıntı gibi sorunlardır.
Ciltte kırışıklık, idrar kaçırma, cinsel bölgede kaşıntı, yanma, kuruluk, ilişki sırasında ağrı ve cinsel isteksizlik menopozun ileri dönemlerinde görülen yakınmalardır.
Menopoza girilmesiyle vücutta başka hastalıklar da ortaya çıkabilir. Bunların başında kalp ve damar hastalıkları ile osteoporoz denilen kemik erimesi gelir.
Menopozda hormon tedavisi, vücutta yaşa bağlı olarak azalmış olan kadınlık hormonunun yerine konması anlamına gelir.
Hormon tedavisi, bir doktor tarafından, gereken bütün tetkikler yapıldıktan sonra başlanırsa kesinlikle kansere neden olmaz.
Hormon tedavisi kilo almaya neden olmaz.
Menopoz tedavisine adet düzensizlikleri başladığı zaman başlanırsa en kısa sürede en iyi sonuç alınır. Menopoza bağlı rahatsızlıklar ortaya çıktıktan sonra başlanan menopoz tedavisi, şikayetlerin artmasını önler ancak vücutta meydana gelmiş hasarları gideremez. Örneğin tedavi ile kemik erimesi önlenir, fakat azalmış olan kemik dokusu yerine gelmez.
Menopoz tedavisinde süreklilik çok önemlidir. Bazen ömrünüzün sonuna dek ilaç kullanmanız gerekebilir. Doktorunuzla çok iyi bir ilişki kurmalı, kafanıza takılan soruları mutlaka sormalısınız. Unutmayın eğer iyi bir tedavi görürseniz, MENOPOZ DÖNEMİ SİZİN İÇİN YAŞLILIK DEĞİL, İKİNCİ BAHARINIZ OLABİLİR. Bu dönemin kendine özgü güzelliklerini mutlaka görmelisiniz.
Premenopoz, 40 yaş civarında başlar, genellikle belirti vermez. Sadece çok küçük hormonal değişimler gözlenebilirve menopoz ile sonlanır. Adet araları normal sınırlar içinde kalmak üzere (örneğin 21-25 günde bir adet görme) kısalır. Üreme yeteneğindeki ilk yaşlanma bulguları folikül stimüle edici hormon (FSH) salgısındaki artıştır. Luteinize edici hormon (LH) bundan etkilenmez, çünkü östrojen ve progesteron normal düzeylerdedir.
Klimakterium, genellikle 45 yaş civarında başlar ve yaşlılık (senil) döneminin başlangıcı kabul edilen 65 yaşa kadar devam eder. Adet düzensizlikleri, sıcak basmalarının ortaya çıkması gibi bulgu ve belirtiler, klimakterik dönemin başladığını gösterir.
Perimenopoz, klimakterium ile birlikte başlar ve menopozdan 1 yıl sonra biter. Yoğun yakınmaların olduğu dönemlerden biridir. Perimenopoz döneminde adet araları çok değişkendir. (20 - 35 gün) ve % 40’ında artık yumurta (oosit) üretimi yoktur. FSH ve daha az olmak üzere LH düzeyleri genellikle yüksek, östrojen ve progesteron seviyeleri genellikle düşüktür.
Menopoz, geçirilen son adet kanamasını niteleyen bir kavramdır. Menopoz bir dönem değil sadece görülen son adet kanamasının adıdır. Sonuçta sayısı belli olan yumurtalar (oositler) tükenir. Menopoz yaşını geciktiren en önemli faktörün, adet aralarının uzun olmasıdır (30-35 gün). Menopoz yaşını etkileyen en önemli dış etken sigara içimidir.
Postmenopoz, menopozal geçiş döneminin son fazıdır. Son adet kanamasından yani menopozdan 1 yıl sonra başlar ve yaşlılık dönemi başlangıcına kadar sürer. Postmenopozal dönemde terleme, sıcağa tahammülsüzlük, uykusuzluk gibi vazomotor belirtiler ve psikolojik yakınmalar ağırlık kazanacaktır.
Östrojen eksikliğinin çeşitli başka etkileri de ortaya çıkacaktır. Ürogenital sistem yaşlanması ve gerilemesi, buna bağlı olarak idrar tutamama, ağrılı idrar yapma gibi üriner yakınmalar ve elastikiyet kaybı, kırışıklık, cilt gerginliğinin azalması, saçlarda seyrelme gibi dermatolojik problemler görülecektir. Östrojen eksikliğinin uzun dönem sonuçları kemik erimesi (osteoporoz) ve kalb-damar sistemi (kardiovasküler) hastalıklarında artıştır.
Serum yağ düzeylerinin yüksekliği, yüksek kan basıncı, aşırı kilo alma, fizik aktivitesi az bir yaşam, sigara ve alkol değiştirilebilir kalb-damar sistemi risk faktörlerini oluştururken, erken menopoz (45 yaştan önce) ve ailesel yatkınlık değiştirilemeyen risk faktörlerini oluşturmaktadır.
Genetik özellikler, erken menopoz, ilk adetin geç ortaya çıkması, kullanılan ilaçlar, beslenme ve yaşamsal alışkanlıklar menopozdaki kemik mineral kaybı ya da başka bir deyişle kemik erimesinin risk faktörlerini oluşturur. Kemik yoğunluğunun incelenmesi özellikle önemlidir, çünkü kemik kütlesinin her bir standard sapma değeri azalmasında, kemik kırığı riski ikiye katlanmaktadır. Kemik mineral yoğunluğunu kantitatif ölçen çeşitli yöntemler vardır. Ülkemizde en yaygın kullanılan kantitatif yöntem dexa‘dır. Takibin 2 yılda bir yapılması yeterlidir.
Menopozda memedeki değişimler, süt salgı bezleri ve kanal sistemi yapılarının gerilemesi, yağ dokusunun azalması, meme boyutlarının küçülmesi ve meme hastalıklarının azalmasını kapsar. Menopozal dönemde meme takibi, genital muayeneye meme muayenesinin eklenmesini, 2 yılda bir mamografi, ya da yılda bir meme ultrasonografisini içerir.
Endometrial inceleme özellikle hikayesinde doğurganlık döneminde düzensiz yumurta üretimi ya da çoğu kez üretememe, rahim duruyorsa tek başına (progesteron almadan) östrojen kullanma, şeker hastalığı (diabetes mellitus), şişmanlık, kronik karaciğer hastalıkları, kronik alkol kullanımı olanlarda önemlidir. Ayrıca düzensiz vajinal kanama olanlarla; ultrasonografi bulgularında hormon yerine koyma tedavisi öncesi endometriumu 5 mm’den kalın ya da düzensizlik olanlarda endometrial inceleme (biopsi) gereklidir.
Menopozdan sonra hanımların çoğu kere yaşadıkları sıkıntıların, değişimlerin nedeni, yumurta gelişirken yeterince ürettikleri, ama yumurta tükendikten sonra üretemedikleri özellikle östrojen hormonu eksikliğine bağlıdır.
Gerekli olduğunda bir ameliyatla yumurtalıkların çıkarılması da aynı eksikliği ve sorunları yaşa bağlı olmaksızın yaşatacaktır. Sadece rahmin çıkarılması, yumurtalıkların yerlerinde bırakılması adet kanamalarını engeller, çünkü kanama rahimdeki doku değişimidir, ancak hormon salgısı normal devam ettiği için menopoz sonrası sorunlar ortaya çıkmaz, taa ki yumurtalar tükeninceye kadar.
Memeliler arasında sadece insan üreme yeteneğini kaybettikten sonra da uzunca bir süre yaşar, diğerleri ise üreme fonksiyonlarını yitirdikten kısa bir süre sonra ölürler. Aslında üreme yeteneğinin sona ermesinden sonra yaşamın devam etmesi, insanlar için de çok eski değildir. Ancak 19. Yüzyıl ortalarından bu yana insan, özellikle de kadın ömrü uzadığı için günümüzde “ menopoz ” diye bir kavram vardır.
Kadın hayatının bu dönemi sadece kadın sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da çok önemlidir. Son yüzyılda insanın ortalama ömrü 80’li yaşlara uzarken doğa, sanki doğurganlık döneminde yüklendikleri riskleri ödüllendirircesine, kadınlara daha cömert davranmıştır. Ortalama menopoz yaşı 50-52 kabul edilirse, kadınların bundan sonra da yaşayacak 25-30 yılları daha vardır. İşte bu dönemin sağlık içinde ve konforlu yaşanması için hormon yerine koyma tedavisi HRT günümüzde çok sıklıkla kullandığımız bir yöntemdir.
Menopozda Ortaya Çıkan Şikayetler ve Değişimlere Yakından Bakış
Bu bölümde menopoz ve yaşlılıkta kadında meydana gelen değişimler ve yakınmalara biraz daha yakından bakalım ve bir sonraki bölümün sonunda daha detaylı bahsedeceğimiz hormon yerine koyma tedavisi yanında, bu yakınmaları azaltıcı önlemleri gözden geçirelim.
Adet düzensizlikleri : Yumurta ve hormon üretimindeki aksamalardan kaynaklanır. Üreme yeteneği azalır, ama sürer. Hem istenmeyen gebeliklerden korunmak, hem de adetlerin düzenini sağlamak için doktor önerisi ve kontrolü ile gebeliği önleyici haplar kullanılabilir. Ancak adetleri düzensiz olan her hanımın doktora başvurması gereklidir.
Sıcak basmaları ve terleme nöbetleri : Belden yukarıda, özellikle yüz ve boyunda hissedilir. Çoğunlukla ciltte bir pembelik, ısı artışı ve terleme ile birliktedir, nabız sayısında da artış vardır. 3 – 6 dakika süren bu olayı genellikle bir titreme ya da ürperme takip eder. Soğuk terleme şeklinde de orta çıkabilir. Böyle durumlarda,
Sakin olmaya çalışılmalı,
Derin nefes alma ve gevşeme egzersizi yapılmalı,
Sıcak hava, alkol, kahve, çaydan kaçınılmalı,
Giysiler hafif ve kolay değiştirilebilir olmalıdır.
Ayrıca soğuk kopmreslerle soğutma da yapılabilir.
Sinirlilik, yorgunluk, depresyon, aşırı hassasiyet, kendini hasta hissetme, uykusuzluk :Burada ortaya çıkan yeni bir döneme girişin getirdiği negatif duygulardır. Üreme yeteneğinin kaybedilmesi, alışılan adetlerin kesilmesi, yaşlanma, cazibenin kaybedilmesi korkusu bu olayları uyarır. Kimi zaman ilaçla yardım gerekir. Daha önceden var olan psişik bozukluklar yeniden ve artarak ortaya çıkabilir. Kimi zaman da genç kızlığa özenti gelişebilir.
B vitamini (ilaç, tahıllar),
C vitamini,
E vitamini,
Bitkisel çaylar,
Sarımsak hapları yararlı olabilmektedir.
Baş ağrısı, sırt ve kas ağrıları, hastalık hastalığı, çarpıntı, gaz sancıları:Östrojen azalmasına bağlı olarak kaslarda biriken laktik asid kolay yıkılamaz.
Kilo artışı: Vücut ihtiyaçları değiştiğinden beslenme de değişmelidir. Eski alışkanlıkla aynı beslenme düzeni sürerse kilo artışı hemen ortaya çıkar. Yağlı, tuzlu ve karbonhidratlı yiyeceklerden kaçınılmalıdır.
Her yemekte protein ve yeşil sebze ve meyve bulunmalı,
Kahve, çikolata ve benzerlerinden kaçınılmalı,
Atıştırma yasağı olmalı,
Egzersiz yapılmalıdır.
Vücut şeklinin değişmesi: Kalça ve memelerdeki yağ dokusu azalırken, omuzlar, bel ve sırtın üst kısımlarında yağlanma artar, kalınlaşma olur.
B6 vitamini,
Egzersiz vücut şeklini korumada etkili olacaktır.
Vajinitis :Östrojen azalması ile vajenin sahip olduğu bakteri içeriği değişir, enfeksiyonlara karşı direnç azalır. Bu akıntıların artması demektir.
Topikal hormon kremleri,
Sık çamaşır değiştirme,
Pamuklu, nem emici çamaşırların kullanılması, vajenin mikroorganizmalara direncini artıracaktır.
Vajinal kuruluk ve ağrılı cinsel ilişki: Östrojen azalması, vajen salgısında ve vajeni döşeyen epitel katlarında azalmaya yol açar, bu ise cinsel ilişkide olması gereken kayganlığın ortaya çıkışını engeller ve ilişki ciddi ağrılara, hatta kanamalara neden olur.
Topikal hormon kremleri,
Düzenli cinsel ilişki şikayetleri azaltır.
İdrar kaçırma, sık idrara çıkma : östrojen eksikliğinden, idrar yolunun alt kısımları da etkilenir ve kısalır. Bu durumda sık sık idrara gitme ihtiyacı olur ve hatta geceleri idrar yapma ihtiyacı ortaya çıkar. Çok ve zor doğumlarla zaten deforme olmuş ve aşağıya doğru yer değiştirmiş idrar kesesinin de hormon eksikliği ile biraz daha sarkması, öksürmek ve aksırmakla, ıkınma ile istemsiz olarak idrar kaçmasına neden olur.
Topikal hormon,
Mesane jimnastiği,
Değişik operasyon teknikleri ile bu durumu önlemek veya düzeltmek mümkündür.
Dış genital bölgede kaşıntı: Östrojen eksikliği vulva derisinde de incelme ve elastikiyet kaybına yol açar. Bu kolay enfeksiyon gelişmesine ya da irritasyonuna neden olur. Bazı incelemelerden sonra topikal hormon veya steroidli kremler kullanılabilir.
Rahim sarkması: İdrar kesesi gibi rahminde aşağıya doğru yer değiştirmesi hormon eksikliği ile artar. Eğer vajen içinde kalıyorsa ve cinsel ilişkiyi etkilemiyor, idrar problemine yol açmıyorsa temizliğe uygun davranış yeterlidir. Ancak vajen dışına çıkacak ölçüde sarkma varsa ve üstelik sürtünmeye bağlı olarak yara açılmışsa, operasyon gereklidir. Çok ileri yaşlarda ise operasyon yerine, pesser denilen cihazlarla rahim yerine itilir ve orada tutulur.
Ciltte kırışma, incelme: Hem hormon azalması, hem de yaşla, ciltte yer alan kollajen ve elastik lif sayılarında azalma olur. Giderek cilt kalınlığı azalır. Bu arada ciltaltı yağ dokusu ve ter bezlerinde de azalma ile kuruluk gelişir. Bütün bunlar cildin kırışmasına ve sarkmasına yol açar. Şişman hanımların yağ dokularının fazlalığı ve burada üretilen östrojen cildin gergin ve nemli olmasını sağlar. Sigara cildin kan dolaşımını bozarak hasarı artırır. Önlem için ;
Sigara azaltılmalı,
Güneşten korunulmalı,
Günde en az 8 bardak su içilmeli,
Yağlı kremlerle cilt masajı yapılmalı,
C vitamini alınmalıdır.
Saçlarda incelme, yüz kıllarında kalınlaşma: Östrojen yapımı azaldıkça erkeklik hormonu olan androjenler baskınlaşır ve kıllarda değişiklikler olur.
Osteoporoz ( kemik erimesi ): Kemiğin ana yapısı içinde yer alan ve dayanıklılık ve sertliğini veren kalsiyum mineralinin kaybı ve yerine konamaması halidir. Nedenini yine hormon eksikliğidir. Yaşa bağlı olarak hem erkekte hem de kadında 55 yaşından itibaren beklenilen azalma kadınlarda menopoz ile önceden başlar. Kemik kırıkları ve bunlara bağlı sakatlık ve ölümlerin çok önemli bir nedenidir.
Menopoz sonrası ilk 3-4 yılda hızlı bir kayıp vardır. O güne kadar ki yaşam biçimi ve içinde yer alan hazırlayıcı faktörler, riskler kemik mineral kaybının gelişiminde ve hızlı olmasında rol oynar;
Buluğ çağının geç başlaması
Erken menopoz, adetlerin başka nedenlerle de olsa erken kesilmesi
Hiç doğurmamış olmak
Kötü beslenme (kalsiyumdan fakir, kafein, protein ve tuzdan zengin diyet)
Ailevi yatkınlık
Alkol, sigara kullanımı
Fizik aktivitede azlık
Steroid, epilepsi ilaçları, tiroid ilaçları
Siroz
Adet düzensizlikleri
Omurgalarda çökme sonucu boy kısalması, kamburlaşma, sırt ağrıları, kırıklar en sık görülen belirtilerdir. Bunları önlemek için ;
Fizik aktivite artırılmalı,
Alkol ve sigaradan kaçınılmalı,
Uygun aralıklarla (2 yıl) kemik mineral yoğunluk ölçümü yaptırılmalı,
Büyüme çağından itibaren yeterli kalsiyum alınmalı (2 su bardağı süt, kuru baklagiller, pekmez),
Menopoz döneminde günde 4 bardak süt ya da 1500 mg. kalsiyum alınmalı,
Beslenme düzeninde en az hayvansal besinler kadar bitkisel besin bulunmalı,
Tuzdan kaçınılmalı,
Aşırı zayıflık, aşırı şişmanlık olmamalı ve engellenmeli,
Hekim tavsiyesi ve düzenlemesiyle D vitamini alınmalı ve her gün 15 dakika güneşlenilmelidir.
Eklem ağrıları : daha önce var olan osteoartrit ağrıları, menopozla birlikte artar. Östrojenle 2-3 hafta içinde hızla azalır. Uygun eklem egzersizleri yapılmalı.
Kalb ve damar hastalıklarında artış : Menopozla birlikte azalan östrojen hormonu, kan yağlarında değişime yol açar. Yüksek dansiteli lipoproteinler (HDL-iyi kolesterol), azalırken düşük dansiteli lipoproteinler (LDL- kötü kolesterol) artar. Bu değişim damar sertliklerine (ateroskleroz) yol açar. Bunun sonucunda koroner kalb hastalıkları, yüksek tansiyon ve miyokard enfarktüsü görülme sıklığı artar. Menopoz öncesi 3 erkeğe karşılık 1 kadında bu tür hastalıklara rastlanırken, menopoz sonrası bu eşitlenir. Risk faktörleri şunlardır;
Sigara
Ailevi yatkınlık
Önceden kolesterol yüksekliği
Şeker hastalığı
Erken menopoz
Fizik aktivite azlığı
Yüksek tansiyon
Önlemler ;
Sigara azaltılmalı,
Stresten kaçınılmalı,
Şeker hastalığı iyi tedavi edilmeli,
Uygun egzersizler düzenli olarak yapılmalı,
Uygun beslenme uygulanmalıdır.
Miyomlar; Menopozla birlikte küçülürler. Eğer başkaca bir yakınma yoksa tedaviye gerek yoktur.
Postmenapozal kanama: Son adet kanamasından 1 yıl sonra ortaya çıkan adet kanaması ya da lekelenmelere denir. Bu kanamaların 1/3’ü atrofik endometriuma, 1/3’ü endometrium kanserine, 1/5’i poliplere, 1/5’i de hormonlara bağlıdır. Jinekolojik muayene, servikal yayma (smear), endometrial parça alma (biyopsi), ultrason ve gerekirse daha ileri tetkiklerle tanı konmalı ve gereği yapılmalıdır.
Menopoz; Cinselliğin Sonu mu, Yoksa Yepyeni Bir Başlangıç mı ?
Cinsellik, kişinin genital davranışı veya cinsel arzusu şeklinde tarif edilmez. Daha ziyade cinsellik, bireylerin cinsel bilgilerini, inanışlarını, tutumlarını ve değer yargılarını içerir.
Günümüzde insanlar daha uzun ve sağlıklı yaşamaktadırlar. Bu durum sadece yaşlı nüfusun artmasıyla sonuçlanmamış, ayrıca yaşlanmanın doğal sonuçlarına ve toplam yaşam kalitesine olan ilginin de artmasına neden olmuştur. Şüphesiz ki, seks ve cinsellik, ilerleyen yıllarla birlikte tecrübelerin arttığı, haz veren bir durum olmalıdır. Menopozdan önceki cinsel hayatın ve evliliğin durumu, menopozdan sonraki cinsel aktivite ve cinsel tatmin ile doğrudan ilişkilidir.
yumurtalıktan salgılanan kadın hormonların azalmasına bağlı gelişen seksüel fonksiyon bozukluklarının direkt ve indirekt etkileri vardır;
Direkt etkiler, cinsel organlardaki yaşlanma ve gerilemenin sonucudur. Bunlar ;
Genital bölge kan akımının ve kıllanmasının azalması, Büyük dudaklarda küçülme ve zayıflama,
Küçük dudakların ve klitorisin büzülmesi,
Vajen dokusundaki yapısal ve kimyasal değişime bağlı olarak ortaya çıkan pH yükselmesi (pH 3,5-4,5’dan 5’in üzerine çıkar),
Vajen epitel ve kas tabakasının incelmesi,
Vajinal elastisitenin kaybı,
Vajinal ıslaklığın azalması hatta kuruluk,
Ağrılı cinsel ilişki,
Libido (cinsel istek) kaybı olarak sıralanabilir.
İndirekt etkiler, yaşlanmayla değişen vücut görünümünün sonucudur ve kişiye cinsel çekiciliğinin kaybolduğu hissini vermektedir. Bu değişikliklerden bazıları, kilo alımı veya şişmanlık ve genel olarak tüm dokularda görülen, gerginlik ve elastikiyet kaybıdır. Bunların neticesinde ciltte kırışıklıklar ve kuruluk meydana gelmektedir.
Yaşı ilerleyen kadında cinsellik sadece fiziksel değişimlerden etkilenmemektedir; aynı zamanda psikolojik, duygusal ve sosyokültürel faktörlerden de etkilenir ve bunların birbirleriyle olan etkileşimlerinin sonucu olarak kadının kendisini nasıl algıladığıyla da ilişkilidir.
Premenopozda düzensiz kanamalar ve diğer belirtiler başladığında sorunlar başlar. En önemli sorun da artık yaşlanıldığı duygusu ile cinsel intihardır.
Diğer önemli bir sorun da, adet düzensizliği olması nedeniyle kazara gebe kalma korkusudur. Bu dönemde kullanılacak gebelikten korunma yöntemi doğum kontrol hapları olmalıdır, hem adetleri düzenler, hem de gebelikten korur. Elbette rahim içi araç ve diğer yöntemlerde kişilerin kendi tercihlerine bağlı olarak ve doktor kontrolü ve tavsiyesi ile kullanılabilir.
Menopoz sonrasındaki kadın, seksüel uyarılma için gerekli zamanın uzadığını fark eder. Orgazmik kasılmalarda ve orgazm yoğunluğunda azalma, ağrılı rahim kasılmaları, cinsel ilişki düzensizliği ve sayısında azalma gibi değişiklikler ortaya çıkabilir.
Vajinal ıslaklığın azalması nedeniyle vajen duvarlarının yeterince nemlenebilmesi için cinsel ilişki öncesi geçen sürenin uzatılması gerekir. Vajen şekli değişir, boyut ve elastisitesi azalır ve bu nedenle idrar yolları üzerindeki basınç artar. Bu istemsiz olarak idrarı kaçırmaya yol açabilir. Üretra ve vajendeki asiditenin kaybı, bakterilere karşı olan direncin azalmasına ve dolayısıyla üriner ve vajinal enfeksiyonlara yatkınlığın artmasına yol açar.
Klitoris çevresindeki yağ dokusunun azalması, onu direkt uyarılma ile haz almaktan çok, ağrı ve acı duyar bir hale getirir.
İnsanlar yaşlandıkça, fiziksel yetersizlikler ve kronik hastalıklarla da daha fazla karşılaşmaktadırlar. Örneğin artritin sebep olduğu ağrı veya hareket kısıtlılığı, kişinin sekse olan isteğini azaltabilir veya cinsel ilişkiyi rahatsız bir hale getirebilir.
Sertleşme ve meni çıkarmada gecikme gibi problemlerin ortaya çıkması, erkekleri sinirli yapar. O kadar ki kendilerini başarısız hissederek cinsel ilişkiden kaçınır, ilişki giderek seyrekleşir. Sonuç cinsel ilişki için uygun ve istekli yeterli bir eş bulunamamasıdır. İşte bu, hanımların cinsellik açısından menopozdaki en önemli sorunlarından biridir. Erkek ortalama ömrünün kadınlarınkinden kısa olması nedeniyle çoğu kere kadınların eşlerini kaybetmeleri, sorunu iyice büyütür.
Sonuç olarak, sağlıklı ve istekli bir partnerin yokluğu, ortaya çıkan tıbbi sorunlar, yapılmamış veya yetersiz hormon yerine koyma tedavisi ve depresyon, menopoz sonrasındaki kadınların cinsel yaşamlarında bozulmaya ve cinsel istek ve ilişkide azalmaya sebep olan esas faktörlerdir.
Menopoz sonrası hormon yerine koyma tedavisi uygulanıyorsa, daha önce bahsettiğimiz önlemler alınıyorsa, erkek de sağlığına dikkat ediyor ve andropozun gerektirdiği önlemleri uygun bir şekilde alıyor ise, pek çok çift bu dönemi ikinci balayı olarak nitelemekte ve cinselliklerini sağlıklı bir şekilde sürdürmektedirler.
Obezite (şişmanlık)

Obezite (şişmanlık), çocuklarda ve gençlerde başlayarak erişkin hayatta da devam etmektedir. Obez erişkinlerin üçte birinin çocukluk çağından itibaren kilolu oldukları bilinmektedir. Obezite yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kanda yağ yüksekliği (hiperlipidemi), koroner kalp hastalığı, safra kesesi hastalıkları gibi sağlık açısından riskler taşımaktadır. Erişkin ve gençlerde şişmanlık tedavisinde yüz güldürücü cevap almak güçtür. Şişmanlığın tedavisi çok yönlü ve güçtür. Bu nedenlerle şişmanlığı önleme çalışmaları çocukluk çağından başlamalıdır. Obezitede risk faktörleri fiziksel aktivitede azlığı, hatalı beslenme alışkanlıkları, kadın cinsiyet, alkol kullanımı, çok çocuk yapmadır.
Türkiye'de genel obezite sıklığı yaklaşık % 29 iken 50-59 yaşlarında % 45'e yükselmektedir. Ankara'da yapılan bir çalışmada 10-17 yaş grubunda obezite sıklığı erkeklerde % 2,6, kızlarda % 6.7'dir. Şişmanlık sosyoekonomik düzeyi yüksek okullarda daha fazla görülmüştür.
Uyku Hastalıkları

Uyku hastalıkları
Uyku hastalıkları, hastanın uykusu sırasında ya da uyumak istediğinde ortaya çıkan klinik durumlardır. Bugün seksenden fazla uyku hastalığı varlığını ve bunlardan bazılarının görülme sıklığının diğerlerine oranla daha fazla olduğunu biliyoruz.
Toplumda ve hekimler arasında uyku hastalığı denilince sadece fazla uyumak ve uyuyamama, uyku hastalığı olarak anlaşılmaktadır. Oysa uyku hastalıkları uyku sırasında görülen uyku kalitesini bozarak bireyin dinlenememesi, bilincinin tazelenememesi,gündüz aktivitelerinin bozulması ve bireyin sağlıklı olduğu dönemdeki kapasite ve becerilerinin azalması ile seyreden hastalıklardır.
Uyku hastalıkları ile ilgili gerçek anlamda bilimsel çalışmalar geçen yüzyılın başında Amerika ve Avrupa'da başlamış. Başlangıçta rüya içeriğini açıklamak için yola çıkılmış. Ancak bu çalışmalar sırasında insan yaşamında çok önemli sağlık problemlerinin oluşmasına neden olan, klinik durumların ortaya çıktığı gözlenmiş. Bu temeller üzerine geliştirilen ve yapılan çalışmalar uyku tıbbının altmışlı yılların ortaları ve yetmişli yılların başında ayrı bir disiplin, ayrı bir uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yetmişlerden sonra uyku hastalıkları ile ilgili teknolojik ve bilimsel gelişme baş döndürücü hızla artmıştır.
Bizde, konuyla ilgilenme seksenli yılların başında bir kaç bilim adamının yurtdışı çalışmaları ve yurda döndüklerinde bu işle ilgilenmeleri ile başlamıştır. Doksanlı yıllara kadar iki üniversite kliniğinde çalışan, ancak uğraşanların dışında kimsenin fazla ilgilenmediği bir tıp alanı olarak varlığını sürdürmüştür.
Başlangıçta uyku hastalıkları bizde fantazi olarak algılanmış. Ancak doksanlı yılların başında, nöröloji ve psikiyatri dışında, biz göğüs hastalıkları uzmanlarının da konuyla ilgilenmesi ie bu konuya olan ilgiyi artmıştır. Toplum ve hekim kitlesinin konu hakkında bilgilenmesinin artması ve ilginin odaklanması, uyku hastalıkları ile ilgilenen araştırmacı ve hekimlerin düzenlediği konferanslar, sempozyumlar, seminerler ve yaptıkları yayınlar sonucunda olmuştur. Seksenli yıllarda iki olan merkez sayısı bugün yirmilere çıkmıştır. Şu an, başlangıçta sanıldığı gibi fantazi değil, uyku biliminin de ayrı ve önemli bir bilim dalı olduğu kabullenilmiştir.
Uyku hastalıkları ile kim ilgilenir?
Uyku hastalıkları geniş bir bilimsel yelpaze gösteren bilim alanıdır.Bir çok uzmanlık alanını ilgilendirir. Bazı hastalıklar nörölogları, bazıları psikiyatrisleri, bazıları göğüs hastalıkları ve kulak burun boğaz uzmanlarını ilgilendirir. Şu an ülkemizde uzmanlık alanı olmamasına karşın, bir çok disiplinin aktivite göstereceği, bir bilim dalıdır. Benim kanaatim çok yakın gelecekte dahiliye, cerrahi, çoçuk ve kadın–doğum gibi bir ana tıp dalı olacaktır.
Tıpta günümüzde ulaşılan bilgi birikimine karşın, halen bilinmeyen sayısı çok fazla. Bir çok klinik durum var ki nasıl oluştuğu açıklanamıyor ; ya esansiyel, ya idiopatik diye adlandırılıyor. Gerçek nedeni açıklanamıyor, sadece sonuçları tedavi edilmeye çalışılıyor. Bugün uyku tıbbının yaşamamıza girmesi ile, açıklayamadığımız ve hastaların sorununa çözüm bulmak için doktor doktor dolaştığı; idiopatik,esansiyel ya da psikolojiktir denilen bir çok klinik durumun uyku sırasında gözlenen hastalıklara bağlı geliştiği anlaşılmıştır.
Uyku hastalıklarının görülme sıklığı nedir, yaş, cins farkı gösterir mi ?
Uyku hastalıklarının her biri farklı sıklıkda görülmektedir. Çok seyrek görülen hastalıklar olmasına karşın, çok sık görülen hastalıklar da vardır. Bu konuda örnek verecek olursak astım ve diyabet gibi hastalıklar kadar sık görülen hastalıklar olup, yaşam kalitesini en az onlar kadar bozarlar.Hastalıklar her yaşta görülmesine karşın, bazılarının sıklığı yaşın ilerlemesine bağlı olarak artmaktadır.Cinse görede bazı hastalıkların dağılımı değişmektedir. Örneğin, uyku apne sendromu erkek cinste daha çok görülmektedir.
En sık görülen uyku hastalıkları insomnia,uyku apne sendromu, huzursuz bacak sendromu, narkolepsi gibi hastalıklardır. Bu hastalıklardan en sık görüleni insomnia olup, ABD istatistiklerine göre %17 oranındadır. Bu görülme sıklığı kronik obstrüktif akciğer hastalığı (kronik bronşit + amfizem)sıklığı kadardır. Yine uyku apne sendromunun ülkesel boyutta farklılıklar göstermesine karşın % 2-5 oranında görüldüğü bildirilmiştir. Bu hastalığında sıklığı şeker hastalığı görülme sıklığından fazla olup,astım sıklığı kadardır.Yine huzursuz bacak sendromu sıklığı %5 dolayındadır. Narkolepsi diğerlerine göre daha az görülmekle birlikte % 0.05 dolayında görülmektedir.
Bu hastalıkların önemi, gündüz aşırı uyku eğilimini artırıyor olmalarıdır ve başka klinik durumların gelişmesinde tetikleyici rollerinin varlığıdır.
Gündüz aşırı uyku eğilimi
Gündüz aşırı uyku eğilimi uyku hastalıklarına bağlı olarak sıklıkla gelişen, gece uyku kalitesinin bozulması nedeniyle dinlendirici uykunun olmamasına bağlı olarak, kişinin gündüz yaşamında uyku eğiliminin artması ve kimi zaman iş başında bile küçük uyku ataklarının olması halidir. Buna hipersomnolens ya da excessive daytime sleepness denir. Yaşamımızda önemi elbette çok fazladır. Kişinin çalışma kapasitesini ve becerisini doğrudan etkileyen önemli bir durumdur. Diğer bir önemi ise trafik kazaları ve iş kazalarında oynadığı roldür.
İnsomnia
İnsomnia, uykuya güç dalma, uykudan sık uyanma, uyku zamanın kısalması ve dinlendirici olmayan uykuya verilen addır. İnsomniaya bağlı olarak hasta uykudan dinlenmemiş kalkar, yorgundur, çalışma kapasitesi azalmış, mutsuz, depresiftir ve anksiyetesi olabilir. Kişinin günlük davranışlarında değişiklikler olur.
Yine en çok yakınılan konu gündüz aşırı uyku eğilimidir.
Tedavisi zordur, uyku hijyenini sağlayarak, davranışsal ve ilaç tedavisi yapılarak kişinin yakınmalarının üstesinden gelinmeye çalışılır.
Narkolepsi
Narkolepsi, gündüz aşırı uyku eğilimi, uykuda paralizi, katapleksi ve hipnogagik halüsinasyonlarla giden bir hastalık sendromudur. Narkolepsi nedeni belli olmayan bir sendromdur. Gündüz aşırı uyku eğilimi nedeniyle günlük yaşamsal aktiviteyi bozar. Gece uyku kalitesi bozulmuş ve REM uykusunda patolojik değişiklikler olmuştur. Diğer sık görülen hastalıklara göre seyrek görülmekle birlikte,sık görülen bir hastalıktır.Hastalığın oluşumunda genetik geçiş olduğu gösterilmiştir. Hastalık erkeklerde daha fazla görülür. Hastalık çoçukluk yaşından başlayarak, 50'li yaşlara kadar ortaya çıkabilir. Narkolepsi yaşam boyu süren bir hastalık olup, devamlı tedavi gerektirir. Tedavide santral sinir sistem uyaranı olan ilaçlar kullanılır. İlaç tedavisinde yan etkiler, ilaca tolerans gelişebilir.
Saç Dökülmesi
Saçlar hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Her bir saçın yaşam döngüsü vardır. Bunlar yaklaşık olarak üç yıl ya da daha fazla süren aktif dönem, hemen bunu izleyen ve birkaç gün süren geçiş dönemi ve ardından da üç ay kadar devam eden dinlenme dönemidir. Saçlar günde yaklaşık olarak 1/3 mm uzar. Fizyolojik olarak bir gün içinde ortalama 100 kadar saç dökülmesi söz konusudur.
Saç dökülmesini tanımlar mısınız?
Saç dökülmesine tıp dilinde alopesi adı verilir. Saçların insan yaşamı için yaşamsal önemi yoktur ancak çok önemli psikolojik işlevleri bulunur. Özellikle kadınlarda büyük stres yaratabilir.
Saç dökülmesine yol açan etmenler nelerdir?
Saç dökülmeleri nedbesiz (skarsız) veya nedbeli (skarlı) olabilir.
Skarsız olan alopesilerin en sık görülen nedeni androgenetik alopesi lerdir. Saçlarda incelmeyle başlayan hastalık erkeklerde daha şiddetli seyreder. Zemininde ırsi bir yatkınlığın olduğu düşünülmektedir. Tedavisinde bazı hormonal ilaçlar kullanılır. Halk arasında yanlış olarak saçkıran adıyla bilinen önemli bir skarsız alopesi nedeni de alopesi areata dır. Bu hastalığın en sık görülen şeklinde saçlı deride odaklar halinde saç dökülmeleri vardır. Vücudun savunma sistemlerindeki yetersizlik sonucunda bazı enfeksiyon odaklarının tetiklemesiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Kendiliğinden de düzelebilen hastalığın şiddetli şekillerinde kortizonlu ilaçlar ve ışık (PUVA) tedavisi kullanılabilir. Bu hastalıklar haricinde Telogen effuvium denilen aktif dönemdeki saçların bir anda ve çok sayıda dinlenme dönemine geçmesi ile gelişen bir tablo vardır. Burada yaygın bir saç dökülmesi olur. Saçlar 3-4 ay içinde incelir ve seyrekleşir. Yenidoğan döneminde ve doğum sonrasında fizyolojik olarak görülebilir. Bundan başka siddetli enfeksiyon hastalıkları, ağır seyirli müzmin hastalıklar, büyük cerrahi girişimler, tiroid bezinin az çalışması, sara hastalığı için kullanılan ilaçlar, hormonlar ve ağır metaller böylesi bir tabloya neden olabilir. Tedavisinde bu tabloya yol açan etmenlerin ortadan kaldırılması esastır. Bunlardan başka demir, protein, çinko eksiklikleri, radyasyon tedavisi, frengi hastalığı ve mantar hastalıkları skarsız saç dökülmelerine yol açabilmektedir. Özellikle kadınlarda saçların arkada topuz yapılması veya güneş gözlüklerinin sürekli olarak bir saç tutacağı gibi kafada tutulmasının da gerginlik tipi alopesiye neden olabileceği unutulmamalıdır.
Skarlı alopesilerde ise saç kökü tahrip olduğundan skarsız alopesilerdeki gibi saçların yeniden gelme olasılığı söz konusu değildir. Şiddetli yaygın kimyasal veya termal yanıklar, deri kanserleri, ışın tedavileri, bazı şiddetli mantar enfeksiyonları ile bazı ciddi dermatolojik hastalıklar sonucunda görülebilirler.
Sonuç olarak ne söylenebilir?
Saç dökülmesi hangi nedene bağlı olursa olsun eğer bir kişi böyle bir durumdan yakınıyor ise hiç paniğe kapılmadan bir Deri Hastalıkları (Dermatoloji=Cildiye) uzmanına başvurmalıdır. Bazen çözümün çok basit olabileceği unutulmamalıdır.