Obeziteye neden olan kilit protein keşfedildi



Proteinin keşfiyle yalnızca obezite değil, bazı kanser türleri, yağ dokusunda ve kas kütlesinde azalma ve iç organlardaki küçülme gibi önemli sorunlar da tedavi edilebilecek.

İsveç Karolinska Enstitüsü’nden bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, TRAP (tartarata dirençli asit fosfataz) adı verilen protein yeni yağ hücrelerinin oluşumunu tetikliyor ve kilo alımını hızlandırarak, obeziteye neden olabiliyor.

Yaklaşık 4 yıl boyunca aşırı kilolu 14 kadını inceleyen araştırmacılar, aşırı kilolu kişilerde bu proteinin çok yüksek seviyede olduğunu gördü.

Araştırmada ayrıca bu proteinin bazı kanser türlerinin yanı sıra kaşeksi (aşırı kilo kaybı, deri altı yağ dokusundaki azalma, kas kütlesinde azalma ve iç organlarda küçülme, derideki değişiklikler, saç dökülmesi gibi belirtileri olan vücudun gerilemesi durumu) tedavisinde de umut olabileceği ortaya çıktı.

Araştırma internetteki Amerikan Plos One dergisinde yer alıyor.

Bilim adamları acımasızlık genini keşfetti



“Bencil diktatörler genlerinin esiri oluyor”. İsrailli bilim adamları neden bazı insanların diğerlerine göre daha acımasız olduklarını araştırdı. Buna göre, “AVPR-1” genini taşıyanlar bencil ve zalim davrandıklarında büyük haz alıyorlar.

Araştırmaya göre, “AVPR-1” adlı gen ile bencil ve acımasız davranışlar arasında bir bağ bulunuyor. Bir başka deyişle, “acımasızlık” insanların genlerinde saklı.

İsrailli bilim adamları, “AVPR-1” genini taşıyanların başkalarına yardımcı olacak hareketlerden daha az zevk aldıklarını ortaya koydu.

Araştırmaya göre bu gene sahip olan insanlar bencil davrandıklarında normal insanlardan çok daha büyük haz duyuyor.

Yaşlılarda ‘izole sistolik hipertansiyon’a dikkat



Kardiyolog Prof. Dr. Ahmet Oktay, sadece büyük tansiyonun yüksek, küçük tansiyonun normal veya düşük kalması olarak tanımlanan izole sistolik hipertansiyonun, özellikle yaşlılarda karşılarına çıktığını söyledi.

Kardiyolog Prof. Dr. Ahmet Oktay, sadece büyük tansiyonun 14’ün üzerinde, buna karşın küçük tansiyonun normal veya düşüklüğünün sık görülen bir durum olduğunu kaydetti.

Bu hastaların kalp yetersizliği ve kardiyovasküler komplikasyonlar bakımından yüksek risk altında olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Oktay, ” izole sistolik hipertansiyon hastalarının kontrollu ilaçla tedavi çalışmalarında, büyük kan basıncının aşağıya çekilmesi ile inme, kalp krizi, kalp yetersizliği gibi risklerde anlamlı bir azalma sağlanabildiği tartışma götürmeyecek şekilde kanıtlanmıştır” dedi.

Sadece büyük(sistolik) kan basıncının (tansiyon) yüksek olması, küçük (diyastolik) kan basıncının normal veya düşük olması mümkün müdür?

Gerçekten de sadece büyük tansiyonun yüksek olması (140 mm Hg’nın, ya da halk arasında bilindiği şekilde 14’ün üzerinde), buna karşın küçük tansiyonun normal veya düşük kalması (90 mm Hg’nın (9’un) altında) pek de nadir görülmeyen bir durumdur. Hekimlerin “izole sistolik hipertansiyon” olarak isimlendirdikleri bu durum, özellikle yaşlılarda karşımıza çıkmaktadır. Bu tip hipertansiyonun kansızlık, tiroid bezinin fazla çalışması gibi bazı nadir nedenleri söz konusuysa da, izole sistolik hipertansiyon hemen daima kalpten çıkan ana atar damarın(aortun) ve onun ana dallarının yaş ve damar sertliğine bağlı olarak sertleşmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Sertleşen damar duvarı kanın pompalanmasıyla beklendiği oranda esneyip genişleyemeyeceğinden damar içindeki kan basıncı yükselmek zorunda kalmaktadır. Esasında büyük kan basıncı hem kadınlarda, hem de erkeklerde yaşla sürekli bir artış eğilimindeyken, küçük kan basıncı her iki cinsiyette de 55-60 yaşlarından itibaren azalma eğilimi gösterir. Böylece yaşlılarda hipertansiyon sıklıkla sadece büyük tansiyonun yüksekliği şeklinde ortaya çıkar.

Yalnızca büyük kan basıncının yüksek olması(izole sistolik hipertansiyon), hem büyük hem de küçük kan basıncının yüksek olması kadar tehlikeli veya kalp-damar hastalıklarını tetikleme açısından riskli midir?

Topluca değerlendirilen gözlemsel çalışma sonuçlarına göre hem büyük, hem de küçük kan basıncının yükselmesinin birbirinden bağımsız olarak ve benzer şekilde inme ve kalp krizine bağlı ölüm riskini artırdığı bilinmektedir. Özellikle yaşlılarda yapılmış gözlemsel çalışmalarda ise, ilginç olarak riskin büyük kan basıncının artmasıyla doğru orantılı olarak arttığı, buna karşın küçük kan basıncı ile ters orantılı olduğu (yani küçük kan basıncının azalması ile riskin arttığı) belirlenmiştir. Sonuç olarak, sadece büyük kan basıncı yüksekliği, küçük kan basıncının yüksekliği kadar olumsuz ve riskli bir durumdur. Sevindirici olarak, sadece büyük kan basıncı yüksek olanlarda (izole sistolik hipertansiyon hastaları) kontrollu ilaçla tedavi çalışmalarında, büyük kan basıncının aşağıya çekilmesi ile inme, kalp krizi, kalp yetersizliği gibi risklerde anlamlı bir azalma sağlanabildiği tartışma götürmeyecek şekilde kanıtlanmıştır.

Yalnızca büyük kan basıncı yüksek olan yaşlı kişilerde küçük kan basıncının fazlaca düşük olması kalp-damar hastalıkları açısından daha yüksek bir risk getirir mi?

Kanıtlar çok güvenilir olmamakla birlikte elimizdeki gözlemsel veriler yaşlı hipertansiyon hastaları grubunda, küçük tansiyon değeri düştükçe riskin, yani olumsuz sonuçların ortaya çıkması ihtimalinin arttığına işaret etmektedir. Bir başka ifade tarzıyla büyük kan basıncıyla küçük kan basıncı arasındaki fark ne kadar genişlemişse veya açılmışsa, kişinin riski o oranda artmakta gibi gözükmektedir. Farklı bir anlatımla büyük kan basıncı yüksek, ancak küçük kan basıncı düşük(60 mm Hg’dan (6’dan) düşük) yaşlı hipertansiyonlular özellikle yüksek risk taşıyan bir grubu temsil etmektedirler. Son yıllarda ortaya konmuş bu husus, sadece büyük kan basıncı yüksekliği olan hastaların tedavisinde bazı sorun ve kuşkuların da kaynağı olmaktadır.

Sadece büyük kan basıncı yüksek olanlarda, tedavi ile hem büyük kan basıncı, hem de küçük kan basıncını düşürmenin bir olumsuzluğu(zararı) söz konusu mudur?

Hipertansiyon konusunun iyi cavaplandırılamamış hususlarından biri de bu sorundur. Teorik olarak ve de bazı gözlemsel çalışmalara bakarak, özellikle koroner kalp hastalığı bulunanlarda küçük kan basıncının 60 mm Hg’nın (6’nın) altına çekilmesinin kalp krizi ve ölüm riskini artırabileceği söylenebilir. Ancak izole sistolik hipertansiyon hastalarında yapılan kontrollu ilaç çalışmaları küçük kan basıncının çok düşürülmesinin kalp krizi olaylarını artırdığını gösterememiştir. Bu bulgular çok sevindirici olmakla beraber, bazı nadir olgularda küçük kan basıncının çok düşürülmesinin olumsuz etkileri söz konusu olabilir. Bu çekinceye rağmen, izole sistolik hipertansiyonlu hastalarda ilaç tedavisinin kalp krizi riskini azaltmak da dahil olmak üzere genel yararlarının çalışmalarda gayet net olarak ortaya konmuş olması son derecede önemlidir. Bu nedenle, izole sistolik hipertansiyonun tedavisinde, küçük tansiyonu fazla düşürmenin bazı sakıncaları olabileceği akılda tutulmakla beraber, büyük tansiyonun normal sınırlara çekilmesi için azami çaba sarfedilmelidir. Hem hekim, hem de hasta açısından zor olan, hatta bazen olanak dışı bulunan, büyük kan basıncını normal değerlere çekerken küçük kan basıncının aşırı düşmesine meydan vermemektir.

Doğru beslenme, kanserden korunmada önemli

Kanserden korunmak için özellikle hücre yenilenmesine yardımcı olan C, E ve A vitamini içeren meyve ve sebzelerin bol tüketilmesi gerekiyor. Vitaminler, haplar yerine, sebze ve meyvelerden alınmalı...

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gamze Çan, dünyada ve Türkiye’de en sık görülen kanser türlerinin erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanseri olduğunu belirtti.

Beslenme faktörlerinin kansere yol açtığına dikkati çeken Prof. Dr. Gamze Çan, aşırı kırmızı et ve yağlı yiyecek tüketiminin kalın bağırsak kanseri, aşırı tuz tüketiminin ise mide kanserine neden olduğunu ifade etti.

Kanserden korunmak için kansere yol açan faktörlerden uzak durulması gerektiğini vurgulayan Çan, “Sigara ve alkolden uzak durmalı, güneş ışığının dik geldiği saatlerde özellikle küçük çocukları güneşten korumalıyız” dedi.

Günde 5-6 öğün taze meyve ve sebze tüketilmesi gerektiğini dile getiren Çan, şöyle devam etti:
“Özellikle C, E ve A vitamini içeren meyve ve sebzeler bol tüketilmelidir. Bu vitaminler hücrelerin yenilenmesine yardımcı olur. İşlenmemiş tahılları, lifli yiyecekleri, zeytinyağını, tatlılardaki şekerler yerine meyvelerdeki şekeri, rafine şeker yerine ise bal ve pekmezi tercih etmeliyiz. Beyaz şeker sadece insanlar için değil bütün canlılar için zararlıdır. İlk bir sene bebeklere verilen yemeklere tuz koyulmamalı. Bebeklere kesinlikle beyaz şeker verilmemeli, bunun yerine yiyeceklerine bir kaşık bal ya da pekmez katılmalıdır. Çocuklar beyaz şeker yerine diğer şekerlere alıştırılmalıdır.”

Prof. Dr. Çan, salamura, turşu ve tuzlu yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini de vurgulayarak, “Sucuk, salam gibi işlenmiş et ürünlerinde uzun süre dayanmaları için kimyasal dolayısıyla kanserojen maddeler bulunmaktadır. Bu nedenle bu ürünlerden de uzak durulmalıdır. Yiyeceklerdeki katkı maddelerine dikkat edilmelidir. Tatlandırıcılar, soslar, konservelerde katkı maddeleri bulunmaktadır. En zararsız denilen katkı maddesi bile zararlıdır” diye konuştu.

Besinlerin hazırlanmasına da dikkat edilmesi gerektiğini ifade eden Çan, yiyeceklerin kömür ızgarasında pişirilmemesi, tekrar tekrar kaynatılmaması, yüksek ısı yerine düşük ısıda, besinin C ve E vitamini gibi antioksidan özelliğinin bozmadan pişirilmesi gerektiğini kaydetti.

“VİTAMİNLERİ SEBZE VE MEYVELERDEN ALIN”
Vitaminlerin haplar yerine sebze ve meyvelerden alınması gerektiğine dikkati çeken Çan, “Vitamin hapları, kimyasal formdaki vitaminlerdir. Her şeyin doğal olanı sağlıklıdır. Sağlıklı bir kişinin, vitamini sebze ve meyve tüketmek yerine vitamin tabletinden almasını asla önermiyoruz” diye konuştu.

Gamze Çan, kanserden korunmak için düzenli olarak fiziksel egzersiz yapılması gerektiğini vurgulayarak, şunları söyledi:
“Çocuklar ve gençlerin haftada en az 5 gün 1’er saat, yetişkinlerin ise yarım saat düzenli egzersiz yapması şart. Yürümek istemiyoruz, her yere araçla gidiyoruz. Alışverişlerimizi, banka işlemlerimizi internette yapıyor, hatta gazetemizi bile bilgisayar başında okuyoruz. Büyüklerimizin her şeyi yediklerini ancak sağlıklı olduklarını söylüyoruz. Eskiden insanlar tarlada, bahçede çalışarak yediklerini yakıyorlardı, bir denge vardı. Biz ise yeme alışkanlığını sürdürüp, yakmayı bırakıyoruz. Sonra kilo vermek için saçma sapan rejimler yapıp sağlığımızı kaybediyoruz.”

KANSERE YOL AÇAN DİĞER FAKTÖRLER
Kanserde genetik faktörlerin rol oynadığını, meme, mide ve kalın bağırsak kanserlerinin bazı ailelerde daha sık görüldüğünü ifade eden Çan, ailesinde meme kanseri olan kadınların, mutlaka düzenli taramalardan geçmesi gerektiğine dikkati çekti.

Katran, deterjan gibi kimyasal maddelerin kanserlerin yüzde 4’ünde etkili olduğuna işaret eden Çan, “Deterjanlar çevreyi de, bizi de kirletiyor. Daha ekonomik diye tercih ettiğimiz deterjanlar yeterince durulanmadığı, özellikle de soğuk suyla yıkandığında, sıcak yemekte çözünmekte ve yediklerimize karışmaktadır. Bu nedenle deterjan kullanımı sınırlı tutulmalı ve dikkatli olunmalıdır” dedi.

Çan, hava kirliliğinin, sigara ile birleştiğinde kanserlerin yüzde 10’unda etkili olduğunu da söyledi.

Gıda boyaları Avrupa’da yasaklanacak



Bir araştırmanın sonucunda 6 adet gıda boyasıyla çocuklardaki hiperaktivite arasında bağlantının ortaya çıkarılmasından sonra, Avrupa çapında bu suni boyaların yasaklanması isteniyor.

Gıda boyalarının kullanımının tamamen yasaklanabilmesi için AB’nin karar alması gerekiyor. İngiliz Gıda Güvenliği Ajansı da bu suretle, İngiliz bakanlardan gelecek yıla kadar bu boyaları gönüllü olarak satıştan kaldırmalarını istedi.

İngiltere’de geçen yıl yapılan araştırmada, katkı maddesi kullanılan içecek tüketen çocukların konsantrasyonlarını kaybettiği ve hiperaktiviteye yol açtığı rapor edilmişti.

Araştırmanın yapıldığı dönemde hiperaktif çocukların ailelerini, renkli ürünlerin tüketiminin olası risklerinden haberdar olmaları yolunda uyaran Gıda Güvenliği Ajansı, bu konuda daha güçlü tavsiyelerde bulunmamakla eleştirilmişti. Ancak ajansın bugün yapılan yönetim kurulu toplantısında başkan Dame Deirdre Hutton, ellerindeki kanıtın, bu boyaların gıdada kullanılmamasının akıllıca olacağını gösterdiğini söyledi.

AB geçen yıl, çocuklarda hiperaktivite seviyesi ile gıdalardaki koruyucu ve katkı maddelerinin tüketimi arasında ilgi kuran İngiliz bilimsel araştırmasını değerlendirme kararı almıştı.

İngiltere’de yapılan ve prestijli tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan araştırmada, gıdalara konan koruyucu ve renklendiricilerin çocuklarda hiperaktivite seviyesini yükselttiği belirlenmişti.

Southhampton Üniversitesinde yapılan araştırmada bilim adamları, bir grup çocuğun bir bölümüne gıdalarda bulunan koruyucu ve katkı maddelerinden hazırlanmış bir kokteyl, bir bölümüne de sadece meyve suyu vererek, çocukların davranışlarını gözlemlemişlerdi.

İngiliz Gıda Güvenliği Ajansı yönetiminde yapılan araştırmayı yürüten bilim adamlarına göre, elde edilen sonuçlar, daha önce dikkat toplama bozukluğu olan hiperaktivite rahatsızlığı bulunan çocuklar üzerinde yürütülen çalışmaların sonuçlarını doğruluyor.

Araştırmanın başındaki Profesör Jim Stevenson ve meslektaşları, koruyucu ve katkı maddelerinin 3 ve 8-9 yaşları arasındaki çocukların hiperaktif davranışları üzerinde olumsuz etkisi bulunduğunu saptadıklarını belirterek, “Bulgular, bu maddelerin sadece hiperaktivite rahatsızlığı bulunan çocuklar üzerinde değil, tüm çocukların davranışları üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini gösteriyor” şeklinde açıklamada bulunmuştu.

3 yaşında 153 ve 8-9 yaşlarında 144 çocuk üzerinde yapılan araştırmada kullanılan katkı ve koruyucu maddeli kokteyller, sodyum benzoat (AB normlarına uygun E221) ve E110, E122, E102, E124, E104 ve E129 gibi çeşitli renklendiriciler içeriyordu.

Çocuklarda hiperaktivite, konsantrasyon eksikliği ve özellikle okumada öğrenme zorluğuyla ortaya çıkıyor.

ABD’de 25 yılda hiperaktivite rahatsızlığı bulunan çocuk sayısı üçe katlanarak 2001-2002 yıllarında 2,84 milyona ulaşırken, Fransa’da da son verilere göre her 400 çocuktan biri hiperaktivite ilacı Ritaline alıyor.

Vitamin hapları erken ölüm riskini artırabilir



A, C ve E vitaminleri sağlığa yarar sağlamadığı gibi erken ölüm riskini artırabiliyor. Uzmanlar, vitamin alınırken dengeli beslenmeye de özen gösterilmesi gerektiğini hatırlatıyor.

İngiliz Daily Mail gazetesinin internet sitesindeki habere göre, uluslararası alanda saygın bir grup bilim adamı, 230 bin kişiyi kapsayan 67 araştırmayı inceleyerek antioksidan A, C ve E vitaminlerini almanın “sağlığa katkıda bulunduğu yönünde ikna edici hiçbir delil bulunmadığı” sonucuna vardılar.

Beta karoten, A, C ve E vitaminleri ile selenyum kullanımı üzerinde yapılan derinlemesine analizde, vitaminlerin ömrü uzatmadığı gibi ölüm oranını artırabileceği belirlendi.

Ölüm oranını A vitamininin yüzde 16, havuç, domates ve brokolide bulunan bir pigment olan ve vücudun A vitaminine dönüştürdüğü beta karotenin yüzde 7 ve E vitamininin yüzde 4 artırabileceği belirtilirken, C vitamininin önemli zararlı etkisinin saptanmadığı kaydedildi.

Araştırmadan, “antioksidanları kullanan sağlıklı insanlarda bazı hastalıkların önlendiği veya hasta insanların bunları kullanarak daha iyi oldukları yönünde kanıt olmadığı” sonucu çıktı.

Selenyum ve C vitaminiyle ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu ifade edildi.

Antioksidanlar, metabolizmanın normal çalışması sırasında vücut tarafından üretilen moleküller olan serbest radikallere karşı koruma unsuru oluşturuyor. Serbest radikaller hastalık, yaşlılık veya zehirli maddelere maruz kalma sonucunda kontrolsüz bir şekilde artarsa vücuda zarar verebiliyor.

C vitamini gibi antioksidanların, serbest radikalleri etkisiz hale getirerek sağlığa yarar sağlayacağı düşünüldüğü için birçok insan bunları “sağlık sigortası” gibi görüyordu.

Daha önce yapılan araştırmalardan, vücutta antioksidan seviyesinin artmasının hayatı uzatabileceği sonucu alınmıştı. Bazı araştırmalarsa bunların yararı veya zararı bulunmadığını, hatta zararlı etkisinin olabileceğini göstermişti.

Bununla birlikte, bu son araştırmada antioksidanların neden sağlığa zararlı olabildiği yönünde biyolojik bir açıklama getirilmezken, örneğin beta karotenin vücudun yağları kullanımına müdahale edebildiği belirlendi.

Araştırma, sağlık alanında yapılan çalışmaları değerlendiren uluslararası bir kuruluş olan Cochrane Collaboration tarafından yayınlandı.