Ceviz Beynin Dostu



Dışındaki yeşil kabuğu kafa derisini, sert kabuğu kafatasını, içindeki zar beyin zarını, meyvesi ise beynin fizyolojik yapısını andıran ceviz, kimyasal içeriğiyle beyin sağlığını da koruyor.

Son yıllarda, yüksek kesimlerdeki ormanlık alanların ağaçlandırmasında en yaygın meyve türü olarak değerlendirilen ceviz, yaş olarak kilosu 12-15 YTL arasında değişen fiyatlarla alıcı bulurken, uzmanlar da sağlık açısından önemine dikkati çekerek, tüketimini öneriyorlar.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi diyetisyeni Özgen Arı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''cevizin fizyolojik yapısının benzerliğinin yanı sıra içeriğindeki vitaminlerle de beyin dostu olduğunu'' bildirdi.

Cevizin, dışındaki yeşil kabuğu ile kafa derisini, sert kabuğu ile kafatasını, içindeki ince zar ile beyin zarını, meyvesi ile de beynin şeklini adeta birebir yansıttığını belirten Arı, ''Bu benzerliğin yanı sıra sağlık açısından da ceviz tam bir beyin dostu'' dedi.

Şekli ile beynin küçültülmüş bir modeli olan cevizin Omega 3, Omega 6, A, B ve E vitaminleri ile lif yönünden zengin olmasının yanı sıra, beyin için gerekli gümüş iyonlarını da içerdiğini ifade eden Arı, ''Antibakteriyel özelliği olan gümüş iyonları beyin sağlığının koruyucusudur. Ceviz, beynin ihtiyacı olan gümüş iyonlarını içeren tek meyve'' dedi.

Cevizin beyin sağlığına olumlu katkı sağlamasının yanı sıra kalp ve kolesterol için de vazgeçilmez bir meyve olduğunu belirten Arı, ''Ceviz sadece ileri yaştaki bireyler için değil gelişme çağındaki çocuklar için de tüketimi gerekli bir meyve. Cevizi, zihin açıcı, dikkat toplayıcı özelliği nedeniyle ÖSS ve SBS gibi sınavlara giren öğrencilere hararetle öneriyoruz'' dedi.

Cevizin kan kolesterolünü düşürücü etkisinin de bilimsel olarak kanıtlandığına dikkati çeken Arı, cevizin enerji içeriğinin oldukça yüksek olması nedeniyle günde 30-45 gramdan fazla tüketilmesini önermediklerini bildirdi.

-CEVİZ LEKESİ NASIL ÇIKAR?-

Son günlerde hasat mevsimi olması nedeniyle tezgahlarda yerini alan taze cevizde tek sorunun yeşil kabuğunun yağlı boya gibi ele yapışması olduğunu anlatan Arı, ''Cevizin bıraktığı yeşil leke kolay kolay elden çıkmaz. Ancak, elleri iki dakika kadar sirkeye batırıp bir pamukla ovduktan sonra soğuk suyla yıkamak lekelerin giderilmesine katkı sağlayacaktır'' diye konuştu.

Sezaryenle Dogumda Patlama



Sağlık Bakanlığı, Türkiye'nin aralarında bulunduğu birçok ülkede sezaryenle doğum oranlarında artış olduğunun belirlendiğini açıkladı. Bakanlık olması gereken oranı da açıkladı.

Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması (AÇSAP) Genel Müdürlüğü Kadın Sağlığı ve Aile Planlaması Daire Başkanı Dr. Rukiye Gül, geçen yıl hastanelere kayıtlı 1 milyon 126 bin canlı doğum yapıldığını, bu rakamın yüzde 42,5'inin sezaryen, yüzde 57,5'inin normal doğum olduğunu bildirdi.

Gül, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'nin aralarında bulunduğu birçok ülkede sezaryenle doğum oranlarında artış olduğunun belirlendiğini söyledi.

Sezaryenin ilk başlarda anne adayının hayatını kurtarmak için ''umutsuz'' yapılan bir ameliyat, sonralarında bebeğin yaşamını kurtaracak ''düşük riskli bir operasyon olduğunu ifade eden Gül, şimdilerde ise tıbbi zorunluluğun dışında ''anne adayının istediği ve hekimin hayatını kolaylaştıran bir tercih'' olduğunu kaydetti.

Normal doğumun doğal ve fizyolojik bir süreç, sezaryenin ise gerektiğinde kullanılması gereken bir ameliyat olduğunu ifade eden Gül, normal doğumdan hemen sonra bebek ile doğrudan tensel ve duygusal iletişim mümkünken, sezaryende bu ilişkinin ertelendiğini belirtti.

Gül, annenin normal doğumdan sonra daha kısa sürede iyileştiği için günlük yaşama geçişinin çok hızlı olduğunu, sezaryenden sonra bu sürecin daha fazla zaman aldığını; normal doğumda annenin kanama, enfeksiyon, organ ve doku hasarı, pıhtı oluşumu riskinin sezaryene göre daha düşük ve ekonomik açıdan daha uygun olduğunu bildirdi.

Sezaryenin 1960'larda doğum kanalının dar ya da plesantanın yerleşim yerinin uygun olmaması gibi nedenlerle uygulandığını anlatan Rukiye Gül, şunları kaydetti:

''Annenin doğum sürecinde çektiği ağrılı döneme ilişkin korku ve endişe sezaryen isteğini artırmaktadır. Bu nedenle özellikle gebelik dönemi izlemlerinde kadının bu endişelerini gidermeye yönelik danışmanlık yapılmalı, gerekirse profesyonel yardım alınmalıdır.

Ağrısız doğum olarak bilinen epidural anestezi ile yapılan doğumları artırmak amacıyla uygulamanın yaygınlaştırılmasına yönelik programlar düzenlenmelidir.''

-''ORANI YÜZDE 25'LERE İNDİRMEK İSTİYORUZ''-

Gül, tüm doğumlar arasındaki sezaryen oranlarının İngiltere'de 1990'da yüzde 11,2, 2005'te yüzde 14,1 ve 2002'de yüzde 21,6, Fransa'da 1990'da yüzde 13,9, 1995'te yüzde 14,9 ve 2003'te yüzde 18,7, Almanya'da 1990'da yüzde 15,7, 1995'te yüzde 17,2, 2003'te yüzde 24,8, ABD'de 2002'de yüzde 21, 2003'te yüzde 27,6 ve 2006'ta yüzde 31 olarak belirlendiğini bildirdi.

Avrupa ülkelerinde olduğu gibi son 10 yıl içinde Türkiye'deki doğumlarda da sezaryen oranlarının ciddi artış gösterdiğini dile getiren Gül, şunları kaydetti:

''Her 5 yılda bir yapılan Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması (TNSA) verilerine göre, 1998 yılında tüm doğumlar arasındaki sezaryen oranı yüzde 14, 2003'te yüzde 21,4 iken Sağlık Bakanlığı verilerine göre hastane doğumları arasındaki sezaryen oranı 2005'te yüzde 40,7, 2006'da 40,3 ve 2007'de yüzde 42,5'tir.

Yıllara göre sağlık kuruluşunda doğum oranları ise 1993'te yüzde 59,6, 1998'te yüzde 72,5 ve 2003'te yüzde 78'dir.

Yine 1993'te yapılan doğumların yüzde 75,9'u, 1998'deki doğumların yüzde 80,6'sı ve 2003'teki doğumların yüzde 83'ü sağlık personeli yardımıyla gerçekleştirilmiştir.''

Gül, devlet hastanelerinde yapılan doğumların yüzde 36,4'ünün, özel hastanedekilerin yüzde 59'unun ve üniversite hastanelerindekilerin yüzde 56'sının sezaryenle yapıldığını söyledi.

Dünya Sağlık Örgütü'nün, tüm doğumlar içinde sezaryen oranı yüzde 5-15 olarak belirlediğini dile getiren Rukiye Gül, ''Sağlık Bakanlığı olarak şu an yüzde 42,5 olan sezaryen oranını yüzde 25'lere indirmek istiyoruz. 2007 verilerine göre, 81 ilin 40'ında sezaryenle doğum oranlarının Türkiye ortalamasının üstünde olduğunu tespit ettik'' dedi.

-''DOĞUM VE SEZARYEN PROGRAMI BAŞLATILDI''-

Gül, her yıl sezaryen oranlarında artış görülmesinin tespit edilmesi üzerine Sağlık Bakanlığınca geçen yıl ''Doğum ve Sezaryen Programı'' başlattıklarını söyledi.

''Her gebeye normal doğum şansı'' sloganıyla hareket ettiklerini belirten Gül, Sağlık Bakanlığı Eğitim Araştırma Hastaneleri ve çeşitli üniversitelerdeki öğretim üyeleriyle uzman dernek yöneticilerinin temsilcilerinin aralarında bulunduğu bir Bilimsel Kurul oluşturarak ''Doğum Eylemi Yönetim Rehberi'' hazırladıklarını ve 81 ilde uygulanması için genelge yayımlandıklarını bildirdi.

İllerde sezaryen ve normal doğuma yönelik eğitici çalışmalar ve durum değerlendirmesi yaptıklarını ifade eden Rukiye Gül, Sağlık Bakanlığı olarak tıbbi zorunluluk dışında sezaryen yapılmasını önermediklerini, anne bebek sağlığı açısından normal doğumun desteklenmesini amaçladıklarını dile getirdi.

-SAĞLIKTA PERFORMANS VE KALİTE YÖNERGESİ-

Sağlık Bakanlığı, yapılan tespitler üzerine harekete geçerek 1 Eylülde yürürlüğe giren Sağlıkta Performans ve Kalite Yönergesi'nde sezaryen oranlarını da kurumsal performans kriterleri arasına koydu.

Buna göre, hastanede gerçekleştirilen sezaryenle doğum oranları hastanenin performansında gösterge olarak kabul edilecek.

Sezaryen oranlarını düşürmek ve normal doğuma yönlendirmek amacıyla belirlenen bu kritere göre, eğitim hastanelerindeki sezaryenle doğum oranının yüzde 20'yi, diğer hastanelerde ise yüzde 15'i geçmemesi gerekiyor.

Sağlık Bakanlığı Performans Yönetimi ve Kalite Geliştirme Dairesi Başkanı Hasan Güler, Türkiye'deki sezaryenle doğum oranlarının yüksek olduğunu, bu oranları sorguladıklarını bildirdi.

Güler, Bakanlık olarak sezaryen oranlarını Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlediği oranlara çekmek istediklerini belirterek, ''Sezaryen oranlarını, performans kriterlerinde bir klinik gösterge olarak alıyoruz. Koyduğumuz kriterlere göre, tüm hastanelerde sezaryen oranı yüzde 15'i, eğitim hastanelerinde ise yüzde 20'yi geçmemeli'' diye konuştu.

Hastanelerin hizmet kalite belgesi alabilmeleri için de sezaryen oranının istenilen düzeyde olması gerektiğini ifade eden Güler, ''Sezaryenle doğum oranları belli bir düzeyin üstündeyse o hastanedeki işleyişin sezaryen anlamında iyi olmadığını düşünüyoruz. Kurumsal kalite çalışmalarında sezaryen oranı yüksek olduğu zaman bireysel performansı da olumsuz etkileyebilir. Ek ödemeye, döner sermayeye de olumsuz yansıyabilir'' dedi.

-DERNEKLERİN GÖRÜŞLERİ-

Hastanelerdeki sezaryen oranlarına kısıtlama getirilmesini tepki gösteren uzmanlık dernekleri temsilcileri de sezaryen yapılıp yapılmamasına hekimin karar verebileceğini, bunun sorgulanmasının etik olmadığı görüşünü savundular.

Türk Perinatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Turgay Şener, çok sayıda normal doğum yaptırdıklarını ve bu tür önlemlerle sezaryen oranlarının düşürülemeyeceğini belirterek, ''Zorla kısıtlamalar hekim ve hasta çatışmasını kaçınılmaz kılacaktır. Hasta en ufak bir sorunda acaba normal doğumdan mı oldu diye soracak, hekim ise üzerindeki baskıdan dolayı normal doğuma yönelmemesi gereken durumlarda bile normal doğuma yönelecektir. Baskı arttıkça sorunları da beraberinde getirecektir'' dedi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş da performans sisteminin hastanedeki kadın doğum uzmanları ile diğer hekimleri de karşı karşıya getireceğini savunarak, ''Bir hastaneye sizin hastanenizde sezaryen doğum oranı atıyorum yüzde şu kadar ise ben sizin performans puanlarınızı düşüreceğim. Bu demektir ki hastanedeki bütün uzmanların alacağı parayı düşürüyor. Yani kadın doğum uzmanları üzerinde diğer uzmanlar tarafından baskı artacaktır'' diye konuştu.

Türkiye Maternal Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Acar Koç ise ''Bakanlık normal doğumu teşvik etmek istiyorsa bunun reklamlarını yapmalı. Biz hekim olarak vazifemizi yaparız'' dedi.

Hava Kirliligi Fetusu Etkiliyor



Hava kirliliğinin fetüsü etkilediği ve kirlilik nedeniyle bebeğin yetişkin hale geldiğinde solunum hastalıklarına yakalanma riskinin arttığı bildirildi.

İsviçre'nin Bern Üniversitesinden bilim adamları, hava kirliliğinin fetüsün solunum ihtiyacını artırdığını, hava kirliliğine daha az maruz kalan fetüsün dakikada ortalama 42, daha fazla kalanın 48 kez nefes almak zorunda kaldığını belirttiler.

Philipp Latzin başkanlığındaki ekip, havadaki ozon ve azot dioksit seviyesi ile havada asılı kalan parçacıkların sayısını göz önüne alarak 241 bebek üzerinde araştırma yaptı.

Araştırma sonunda, hava kirliliği arttıkça fetüsün nefes alma sayısının, dahası solunum sistemi iltihabının oluşma riskinin arttığı ortaya çıktı.

Bilim adamları, "solunum sistemine yönelik bu zararlı etkilerin bebek yetişkin hale gelince solunum hastalıklıklarına yakalanma riskinin arttırabileceğini, dolayısıyla yaşam süresinin azalabileceğine" dikkati çektiler.

Araştırma, Berlin'de Avrupa Pnömonoloji Derneğinin yıllık kongresinde sunuldu.

Cocuklara Grip Asisi Yapilmali mi?



Uzman uyarısı: "6 ay-5 yaş grubundaki çocuklar ile prematüre doğan, kronik akciğer hastalığı, astım, böbrek ve kalp problemi olan çocukların mutlaka grip aşısı olmalı!"

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi Dr. Meda Kondolot, 6 ay-5 yaş grubundaki çocuklar ile prematüre doğan, kronik akciğer hastalığı, astım, böbrek ve kalp problemi olan çocukların mutlaka grip aşısı olması gerektiğini söyledi.

Kondolot, AA muhabirine yaptığı açıklamada, risk gurubundaki çocuklara grip aşısını eylül ayından itibaren yapmaya başladıklarını bildirdi. Grip aşısının şubat ayına kadar yapılabileceğini ifade eden Kondolot, şu bilgileri verdi:

''Grip aşıları her yıl yapılıyor. Yaşa göre dozu ve sayısı da değişebiliyor. Genellikle 9 yaşına kadar ilk kez yaptığımızda 1 ay arayla 2 doz yapıyoruz. Daha sonraki yıllarda yapmamız gerekirse tek doz yapıyoruz. 6 ay-3 yaş arası çocuklara ise eğer ilk kez aşı yapılacaksa yarım doz yapıyoruz, ama 1 ay arayla 2 kez aşılıyoruz. Daha önce aşı yapılmışsa da sonraki yıllarda tek doz yapılmaya devam ediliyor.''

Kondolot, grip aşısı yapılmasının ''bir daha üst solunum yolu enfeksiyonu, nezle ya da grip geçirilmeyeceği'' anlamına gelmediğini, enfeksiyona neden olan yüzlerce virüs bulunduğunu, bu nedenle aşının sadece o yıl ağır seyredecek gripten koruduğunu belirtti.

Grip aşısını 6. aydan itibaren bütün çocuklara yapılabildiğini bildiren Dr. Meda Kondolot, şöyle devam etti:

''6 ay-5 yaş grubundaki çocuklar ile prematüre doğan, kronik akciğer hastalığı, astım, böbrek ve kalp problemi olan çocuklar mutlaka grip aşısı olmalıdır. Çünkü bu gruptaki çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonu sık görülmektedir. Bağışıklık sistemi yeterince gelişmeyenlerin de doktorlarına başvurarak grip aşısı yaptırmaları gerekiyor. Bazı metabolik hastalıkları olanlar da grip enfeksiyonu açısından risklidir. Aynı zamanda evde küçük bebek ya da bu hastalıkları taşıyan biri olduğu zaman diğer aile bireyleri ile anne ve babaya da grip aşısını öneriyoruz.''

Kondolot, sağlık personelinin de risk grubundu bulunduğuna dikkat çekerek, bu kişilerin de mutlaka grip aşısı olması gerektiğini bildirdi.

Halk arasında nezle ve gribin birbirine karıştırıldığına dikkati çeken Dr. Kondolot, ''Nezle birkaç gün süren burun akıntısı, hapşırık, öksürük ile karakterize bir hastalıktır. Gribin ise baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik, iştahsızlık, boğaz ağrısı, öksürük, burun akıntısı gibi daha sistemik belirtileri var'' dedi.

Yan etkisiz aşı olmadığını belirten Kondolot, grip aşısı yapılan yerde kızarıklık, ağrı ve şişlik görülebilileceğini, halsizlik, kas ve baş ağrısı ile iştahsızlık gibi geçici sistemik belirtilerin ortaya çıkabileceğini söyledi.

Basur ve Cibana Karsi Incir



İncir içerdiği yüksek orandaki kalsiyum ve fosforla kemik ve dişlerin sağlıklı oluşumu garantiliyor.

Ayrıca kurutulmuş incir yapraklarıyla hazırlanan dekoksiyon, hemoroit (basur) ve çıbanlara karşı etkilidir. Uzmanlar süt içemeyen kişilerin incir yemeleri öğütlüyor.

Ramazan'da Saglikli Beslenme Onerileri



İftar vakti geldiğinde aniden ağır yemeklere yönelmek, sahura kalkmadan oruç tutmak, bayramın ilk gününde birden aşırı yemek yemek gibi beslenme hataları ramazan ayında ve bayramda size zor anlar yaşatabilir.

Memorial Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Duygu İbrişim, ramazan ve bayram süresince mide sağlığınızı korumak için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.

Oruç tutarken sık karşılaşılan problemler, iftarda ve sahurda birden, aşırı miktarda yemek yenilmesi ve buna bağlı sindirim sorunlarıdır. Uzun süreli açlık, sıvı kaybı, tansiyon ve kan şekerinde düşüklüğe bağlı olarak yorgunluğa neden olabilir. Midede ağrı, yanma ve kabızlık bu dönemde en sık yaşanan şikayetlerdir.

ARA VEREREK YEMEK YİYİN
Yemeğe bir bardak su ve bir kase çorba ile başlamak en iyi yöntemdir. Sulu yumuşak gıdalar oruç sonrası sıvı ihtiyacını karşılar ve mideyi rahatlatır. Çorbadan sonra yemeğe birkaç dakika ara vermek açlık ve yorgunluk duygusunu azaltır. O zaman da her şeyden hızlıca ve bol miktarda yeme isteğini baskılamak kolay olacaktır.

İFTAR SOFRASI ÇOK ÇEŞİTLİ OLMASIN
Çorba sonrasında etli veya zeytinyağlı bir sebze yemeği ya da haşlama, buğulama veya ızgara et (kırmızı et, beyaz et veya balık) yanında haşlama sebzeler yenilebilir. Ekmek çok fazla miktarda olmadıkça hem doyurucu hem de hazmı kolaylaştırıcıdır. Makarna, pilav ve hamur işlerini az miktarda tüketin ve her iftarda masada bulundurmayın. Kompostolar, mevsim salataları, yoğurt, ayran ve cacık iftar sofralarının çok sağlıklı tamamlayıcılarıdır. Yemeklerin yavaş yenmesi ve iyi çiğnenmesi hem doymanızı kolaylaştırır, hem de sonrasında midede dolgunluk, ağrı, şişkinlik sorunlarını önler.

YEMEK PLANINI TOKKEN YAPIN
İftar alışverişini günün sonunda iyice aç olduğunuz bir zamanda yapmayın. Bu, her şeye daha çok özenmenize ve iştahınızın iyice açılmasına neden olur. Bir sonraki günün yemek planını bugünkü iftardan sonra yani karnınız tokken yapın.

İFTARLA SAHUR ARASI ÖZGÜRLÜĞÜNÜZÜ İLAN ETMEYİN
Akşam atıştırmalarında sütlü ve meyveli tatlılar, taze meyveler veya kuru meyveler ile birlikte az miktarda kuru yemiş, hem besleyici hem de yağlı hamur işlerine göre çok daha hafiftir. Bu dönemde sık sık su içmeyi unutmayın.
Yatmadan önceki son iki saat bir şey yemeyin. Böylece mideniz biraz boşalır, gece reflü ve sindirim sıkıntıları yaşamazsınız.

İFTARDAN SONRA YARIM SAAT YÜRÜYÜN
Yemekten iki saat sonra zamanınız ve hava koşulları uygunsa yarım saatlik bir yürüyüş daha zinde ve enerjik hissetmenizi sağlar. İftarın ağırlığını ve beyninizdeki yemek yeme dürtüsünü üzerinizden alır.

SAHURA KALKMAYI İHMAL ETMEYİN
Gece bolca yiyip yatmak ve sahura kalkmadan oruç tutmak sık yapılan bir hatadır. Yatmadan hemen önce aldığınız gıdalar sizin için kolayca alınacak kilolar demektir. Ayrıca sağlıksız bir uyku, reflü, midede yanma, ağrı, hazımsızlık, gaz yakınmalarını da beraberinde getirir. Dahası gün içinde sizi idame edecek desteği de sağlamaz.

SAHURDA SAĞLIKLI BİR KAHVALTI YAPIN
Ekmek, peynir, taze yeşillikler, haşlanmış yumurta (haftada iki gün), reçel, bal veya pekmez ile yapılan kahvaltı yeni gün için sağlıklı bir enerji verir ve acıkmanızı geciktirir. Sahurda su, süt, açık çay veya ıhlamur olarak bol sıvı almaya çalışın.

SUSUZ KALMAYIN
Vücudun susuz kalması ramazan ayında bağırsaklarında tembelleşmesine neden olur. İftar ve sahurda sulu yumuşak gıdaların ve suyun bol tüketilmesi, yeterli sebze meyve yenilmesi ve ağır yiyeceklerden kaçınılması bağırsak sorununu en aza indirecektir.


BAYRAMDA YEMEKLERE DİKKAT

Oruç sonrası normal beslenme alışkanlığına geçiş başlangıçta yadırganabilir. Bu da bazen düzensiz bazen de aşırı yemek yemeye neden olur. Bayram ikramlarının çoğunlukla şeker, karbonhidrat ve yağ içeriği yüksek olan tatlı ve hamur işleri olduğu düşünülürse dengeli beslenme daha da zorlaşabilir. Sindirim sistemi sorunlarının bayramlarda daha sıklaştığı unutulmamalıdır. Bir diğer sıkıntı da bayram ertesi farkına varacağınız fazla kilolardır!

Sabah Kahvaltısı Alışkanlığına Geri Dönülmeli
Sağlıklı bir sabah kahvaltısı en değerli öğündür. Oruç günlerinden kalan alışkanlıkla sabah kahvaltısını atlamayın. Böylelikle yeni güne daha canlı başlarsınız ve daha geç bir saatte daha çok miktarda yemek istemezsiniz. Bayramda öğünlerinizin düzenli olmasına dikkat edin, ama porsiyonlarınız çok büyük olmasın.

Bayram Gezmelerine Dikkat
Bayram lezzetlerinin tadına bakmak hakkınız. Ancak bir gün içerisinde yiyeceğiniz miktarı sınırlamak gerekir. Özellikle arka arkaya yapılan bayram ziyaretlerinde sunulan her şeyi bitirmek zorunda hissetmeyin. Çay, kahve, konsantre ve gazlı içecekleri de ölçülü tüketmek gerekir. Bol su içmeyi ihmal etmeyin.

Bayramda Dinlenin
Oruç yorgunluğunu üzerinizden atmak için bayramda bol bol dinlenin. Bayram hazırlıklarında aşırıya kaçarak kendinizi hırpalamayın. Zinde ve güler yüzlü bir ev sahibi en iyi ikramdır.